Ne pis adamlarmışsınız!

Oruç tutanlarla tutmayanların kavgaları bir Ramazan klasiğidir. Medya da bu tip olayları çok sever, süsleye süsleye, abarta abarta haber yapar. Medya haberini taraflı yapar, halk okuduğunu kendi istediği şekilde anlayarak okur ve ortaya her zaman, her konuda benzer tablolar çıkar.

Voleybolcu Nurcan olayında da aynı şeyi yaşadık. Sosyal medyada Nurcan kavgası görmekten artık tiksinti geldi. Eminim kendi de bunalmıştır bu durumdan.

Nurcan, ne onu savunanların, ne de yerenlerin umrunda değil aslında. Sağlam bir malzeme verdi insanlara ve bölünmeye, ötekileştirmeye, kavgaya pek meraklı milletimiz de ikiye ayrılıp kıyasıya laf dalaşı yapmaya başladı. Tartışmalarda söylenenlere bakarsanız iki taraf da demokrasiyi, özgürlüğü falan savunuyor da iş icraata gelince “benim gibi düşünmeyen ölsün”den öte gidemiyorlar.

İlk habere göre dallamanın biri bu kıza bacakları açık diye yumruk atmış, o da çok üzülmüş, kalbi kırılmış.

Sonradan gelen habere göre bu kızımız otobüste bacaklarını koridora uzatarak oturuyormuş, adam takılıp düşmüş, bacaklarını toplamasını söyleyince bu kızımız da ona bağırmış, tokat atmış.

Devam

Benim sadık yarim

toprak
Arasıra avucuma kum alıp parmaklarımın arasından akışını izlerim kum tanelerinin. Zaman da bu kum taneleri gibi akmaktadır. Bir de o anda, dünyanın çeşitli yerlerinde toprağa akıp giden kaç insan vardır kim bilir diye düşünürüm. Özüne geri dönenler. Özüne dönenler diyorum çünkü ben “topraktan gelip toprağa gittiğime” inananlardanım. Toprakla aramızdaki ayrılmaz bağın varlığı da dikkatimi çekmiştir hep.

Birçok insanın sevdiği yağmurdan sonraki toprak kokusunu ele alalım. Ruhun bedenle birleşip insanı meydana getirişi gibi, yağmur toprakla birleşince o eşsiz kokuyu salar etrafa. Ve o kokuyu burnumla değil de ruhumla içime çeker, ferahlarım. Sanki yeniden doğmuşum gibi beni benden alır.

Devam

Gidiyoruz biz!

Rota bu.

Bu hat üzerinde bulunan, ağırlamak isteyen, “Ben sizi gezdiririm” diyen varsa el etsin, biz dururuz zaten.

Siyah beyaz hatıralar


Eskiden fanatik Beşiktaşlı biri olarak yıllardır futbolu takip etmem. Eskiden dediğim ilkokul yıllarında kaldı. Gordon Milne ve talebeleri muhteşem üçlü Metin, Ali, Feyyaz zamanları yani. Öyle bir bağlıydım ki takım yenilince ağlardım o derece. Çocukluk işte. Sonra donuk bakışlı gülmeyen adam Gordon Milne gitti takımda yavşamalar başladı. Asıl kırılma noktası ise efsane başkan Süleyman Seba’nın gidişiydi. Ondan sonra Beşiktaş pek tat vermedi açıkçası oynadığı futbolla. Dönem dönem iyi oynasa da genelde o eski fırtınalı günlerdeki tadı alamadım. Örneğin, Lucescu ile 2003’teki 100. yıl şampiyonluğunda bile oynanan futbol pek içime sinmemişti. Zaten genelde şampiyon olan takım çok iyi olduğu için değil diğer büyükler kötü durumda olduğu için şampiyon oluyor.  Belki de bu yüzden soğudum takımdan ve futboldan. Ama daha çok bizim ligin kalitesi etkili sanırım. Beşiktaş iyi olsa kaç yazar ki.
Devam

Nihat’ı kov başkan!

nihatkahveciSoyunma odası tartışmaları her kulüpte yaşanan bir hadisedir. Futbol topunun meşinden olması, futbolcuların soyunma odalarında anadan üryan dolaşması kadar normaldir hatta. İbrahim Üzülmez’le İbrahim Toraman arasındaki kavga da soyunma odasında yaşanan olaylardan birisiydi sadece. Fakat gözünün yaşına bakmadınız kaptanın. O kavgayla Beşiktaş tarihinde bir ilki gerçekleştirmedi İbrahim Üzülmez, sonuncusuna da imza atmadı. Aile içinde örtbas edilebilecek bir olaydı ama siz şov yapmayı tercih edip kapının önüne koydunuz Türk futbolunun Benjamin Button’ını.

Devam