Mektup
“Beni al ve içimdeki utanca hapset, ancak böyle büyüyebilirim. Beni al ve bende sakla, içinde, içimde… Şimdi bu uzun yolun daha başındayken güzel şeyler söylemek isterim sana, gücümün yettiğince güzel. Korkarak yaşıyorum evet, sana son sarılışımda, sessizliğinden ya da söyleyeceğin herhangi bir bıçaksı sözden korkup “seni seviyorum”u söylemeye çekindiğim gibi, sana korkudan titreyerek sarıldığım gibi, gecenin bir yarısında kalkıp sevdiğin filmlerin arasındaki ilaçlarından bir avuç aldıktan sonra, koynuna tekrar uzanmak isteyip de göğsümdeki başını kaldırıp yataktan kalkmaya cesaretim olmadığı için, ölmeye uzandığım bir yatakta tekrar senin sırtınla yüzleşmekten korktuğum gibi ve o defterinin hayatımızdan kesitleri bulunan sayfalarının hemen ardına, en arkalarından bir sayfaya yazdığım “benim intihar mektubumu sen yaz” cümlesini sabah ellerimi ellerinden söktüğün gibi alıp sökmek ve onu yutmak isteyişimen arda kalan korkularımın içinde, şimdi hep büyüyüp elimde ekmek ve pirinçlerle kapını çaldıktan sonra karşımda okşadığım yüzünü göremeyecek olmanın endişesi var içimde…”
Daha fazla…
İlk bakışta, gönderilmesi her iki taraf için de istenilmeyen kelime ve içsel birikimlerden oluşur mektup dediğimiz şey. Yukarıda henüz dumanı üstünde tüten zincirleme ve devrik cümleler (ki kusursuz imladan samimi mektup olmaz) sizin anlatmak istediklerinizi anlatamamanıza yardımcı olur. Evet anlatamamak. Egomuz o kadar hayvansı boyutlarda ki “seni anlıyorum” lafı bizim için birşey ifade etmez, bundan mutlu olmayız. Ama “seni hiç anlayamıyorum!” sözü bizim için hayatımızın özetidir. Kendimizi birşey sanmaktaki en büyük etken de anlaşılamamaktır.
Çünkü insanlar tarafından kolayca anlaşılıyorsanız kendinizi basit ve sıradan görürsünüz. Eğer sözlü veya yazılı olarak ifade etmeyi sevmiyor ve bunu da klasik görüyorsanız, giyim kuşamla hayatınızı yansıtırsınız ve insanların sizlere bakışları da değişmez “bu gençlik nereye gidiyor anlamıyoruz, hey nereye?” gibi ilim irfan sahiplerince sizin için konferans ve seminerler düzenlenir. “Gençlik Nereye Gidiyor” tartışmalarına “sorunlu” gençlerin katılmıyor olmasıyla terör konulu bir konferansa teröristlerin katılmaması arasında pek bir fark olmuyor.
Ah mektup diyorduk. Söylemek istediğinizi değil, söylenilmek istenileni yazarsınız. Kötü sözler uzaktayken söylenmez, ayıptır, yazıktır. Anlaşılmak en çok mektupta kolay olsa da (okuyan değil yazan anlar ne yazdığını) kelime altlarına girmeyi seven ben ve benim gibi arkadaşlar o kelimeleri kaldırır altında buzağı arar, bulduklarında da “ne demek istedin burda” gibi gıcık sorular sorarlar.
Eğer yazan da “bilmem ki ne demişim” diyorsa vay haline! Yaşanmış olayları kelimelere döküyorsanız bunu zenginleştirmek için süslü sözcüklere ihtiyaç duyarsınız, çok dizi izliyorsanız örnek bir mektubun sonuna “sonunu düşünen kahraman olamaz sevgilim” diyebilirsiniz, şuh içerisinde yazılmış bunalım bir mektubun ardından bir sigara yakar “ne yani vermeyecek mi bu bana” diye iç geçirirsiniz.
Aslında mektup yazarken dikkat edilmesi gereken en önemli nokta temel olarak neyi anlattığınızdır. Özlemi, hasreti, sevgiyi ve aşkı dökmek en kolayıdır ve bu yüzden de bütün mektuplar bu temel üzerinedir. Bir sayfayı taşırırsanız sıkıcı olur. Karşınızdakine biraz hayal kırıklığı yaşatmayı tercih edin. Çünkü “bekleyen” bir insan aldığı mektubu açıp kağıdı çıkardıktan sonra hiç okumadan zarfın içerisine bakar başka bir şey var mı diye. Sonra kağıdın yüzeyine bakıp cengaver bir el çabukluğuyla arkasını çevirir, kağıdın arkası boştur!
Ona yetinmeyi öğretin. Şimdi sayfayı yukarıya doğru kaydırıyorum ve baştaki tırnak işareti içerisindeki cümlelere dalıyorum, kelimelerin altlarına… Sahi, muhattabından başka birinin okuduğu bir kaç cümleden kim ne anlar?
Yazdığımın muhattabı olan kişi ben olmadığım için, ne dediğimi ben bile bilmiyorum. Şimdi size soruyorum, bu kadar çelişki dolu bir paragrafı kim anlar gerçek muhataplarının dışında?..




Son Yorumlar