Teknolojiyi hüzünle izler benim cesur milletim
Düdük sesinin duyulmasıyla birlikte dumanlarını savurarak ağır ağır hareket etmeye başlar tren. Gözyaşlarını sildiği mendili trenin camından sallar genç kız, son ana kadar duygularını tutan erkek de dayanamaz ve arkasından koşmaya başlar sevdiğini götüren trenin…
Bizim kültürümüzde tren hep ayrılığı sembolize etmiştir. Kıymetini bilemediğimiz sevdiklerimizi, bir intikam gibi alıp gitmiştir bizden. Son sözümüzü söylemeye izin vermeden, göz yaşlarımızı serbest bırakamadan götürmüştür onları. Gidenlerin arkasından mendil sallatmış, gelecekse gecikmiş, belki hiç gelmemiştir. “Kara tren”dir onun adı, ismiyle müsemmadır.
Şunun şurasında 200 yıllık bir tarihi olan trenler tüm dünyada gelişirken, hızlı trenler, manyetik trenler imal edilip sürat rekorları kırılırken bizim ülkemizin tekel tren kuruluşu TCDD’yi aradığınızda “Kara tren gecikir, belki hiç gelmez” türküsünü söyler size santral. Budur gelebildiğimiz nokta. Yurdunu demir ağlarla ördüğünü marşlarında gururla söyleyen, dünyanın en yaşlı 2. metro hattına sahip olan Türkiye, hala 1800′lü yılları yaşıyor.
C’era una volta il West’te (Bir Zamanlar Batıda) Frank (Henry Fonda) işçilerin ter içinde istasyon inşa etmesini izlerken Jill’e (Claudia Cardinale) döner ve “çok güzel bir kasaba olacak burası” der. Bugün “ulan daha 200 yıl önce kurulmuş bir ülke bütün dünyanın iplerini nasıl eline aldı” diyerek isyan ve nefretle baktığımız Amerika’nın sistemli büyümesini açıklar bu cümle. Vahşi batının nasıl düzenle ve istikrarla gelişerek süper güç olduğunu, işin temelinde nasıl bir azmin yattığını bu cümlede görebilirsiniz.
Onlar kurtuluş olarak görüyorlardı trenleri. Tren yolunun geçeceğini öğrendikleri arazilerde büyük çatışmalar çıkıyor, araziler bir anda değerleniyor ve araziyi eline geçiren kendini kurtaracağını sanıyordu ama, tren yolcularına ufak tefek hizmetler sağlamak için istasyonun çevresine kurduğu ahşap kulübelerle bir şehrin temellerini atıyordu. Bir şehrin ilk evini kurmak değildi onun amacı, kendini kurtarmaktı sadece, ancak sistem onun kendini kurtarma çabasını bir temel atma çalışmasına dönüştürecek kadar iyi programlanmıştı. Bir zamanlar ineklerin otladığı uçsuz bucaksız kanyonlardaki her su kaynağının bugün bir şehir halini almasının temelinde altın avcısı Amerika halkının trenleri bir kurtuluş olarak görmesi ve onlar için yatırım yapması yatar.
Üstelik bu sayede sanayi tek şehirde gelişip ülkedeki ihtiyaç sahibi her vatandaşın aynı şehre yığılması engellenmiş, aynı gelişmeler Amerika’nın her tarafına yayılmıştır. Bizim Türk Kürt kardeştir ayrım yapan kalleştir! sloganları eşliğinde 85 yıldır sürdürdüğümüz doğu batı kavgasının bir benzeri onlarda kuzey-güney savaşı olarak sadece bir kez gerçekleşti ve uzlaşma sağlanır sağlanmaz iki taraf da bundan yararlandı. Ama bizim akıllanmaya niyetimiz yok.
Aslında Kızılderili katili kovboylar bu tren yollarını yaparken “bu tren yolunu yapın da, isterseniz sırtımdan geçirin” diyecek kadar ileri görüşlü bir padişahımız vardı bizim. Bu yönetim anlayışı, yarıştan geri kalmamıza asla imkan vermezdi. Onlar New York’tan Nevada’ya uzatırken raylarını, biz de İstanbul’dan Bağdat’a uzatmıştık.
Peki ne değişti de bu hale geldik? Onlar o zamanlar kazma kürekle hazırlayıp buharlı trenlerle kütük ve haydut taşıdıkları tren yollarında bugün modern trenlerle hız rekorları kırarken biz neden çürümeye terk ettik raylarımızı? Trenleri teknolojik bir atılım yerine romantik / dram türünde Türk filmlerinin baş malzemesi yapacak kadar romantik görmemizin sebebi neydi?
Tren lan altı üstü. Tren! Raylar üzerinde giden, lastik tekerlekli taşıtlardan daha güçlü ve ekonomik olan, gerekli yatırım yapıldığında bırak kara taşıtlarını, hava taşıtlarıyla yarışacak kadar yüksek süratlere çıkabilen, gelişime son derece açık bir taşıma aracı bu. Nedir kardeşim bu romantizm? Biz trenleri hüzünlü gözlerle seyrederken elin adamı süsleyip geliştirip bize tur bindiriyor. Şimdi öküzlerin de çok hüzünlü baktığını söylesem 301′den yargılamaya kalkarsınız.
Biz 301 diyelim, kırmızı çizgilerimizden bahsedelim, kimse Türk’e hakaret edemez diyelim, kuyruğunu kovalayan kedi misali olduğumuz yerde dönmeye devam edelim. (Yiğit Özgür’ün bir karikatüründeki gibi, altımıza s.çarız ama egomuz da nal gibidir) Küfür edip durduğumuz gelişmiş ülkeler de bizden aldığı fındığı Nutella yapıp geri satsın. Bu ülkede zamanında otomobil de üretildi, tren de üretildi, uçak da üretildi. Bugün hiçbiri yok… Korkuyorum, 25 yıl sonra “bu ülke zamanında buğday, çay, fındık bile sattı yurtdışına” demeye başlayacağız. Her geçen gün kendine biraz daha yabancılaşan başka bir millet var mı bu dünya üzerinde, çok merak ediyorum.




Son Yorumlar