İstanbul’un Fethi
Altay Esiroglu, 29 Mayıs 2008
Malumunuz İstanbul’un fethinin 555. senesini kutluyoruz. Tabii ki bir kısım hala kutlamayıp, Osmanlı’nın Bizans’ı işgal ettiğini savunuyor. Övünecekleri yerde dövünüyorlar. Biz kutlayan ve bununla gurur duyan toplulukta yer alıyoruz. Aferin bize!
Bu münasebetle İstanbul’un Fatihi Fatih Sultan Mehmet Han’ı tekrar analım. Yıllarca okuduklarımızın üstünden bir kere daha geçelim. Belki hepimize bir şeyler katar…
Hepinizin malumu olduğu üzere İstanbul’un fethi Fatih’ten yıllar öncesine dayanır. Yani Asr-ı Saadet’in hemen sonrasına. Zira İstanbul, Müslümanlar için candan önemli, canandan değerli bir topraktır. Müslümanlar için Hazreti Peygamber’in “Sallallahü aleyhi ve sellem” ricası emir olduğundan, “Konstantiniyye elbette feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır. Onun askeri ne iyi askerdir” Hadis-i Şerif’i Müslümanları harekete geçirir. Çünkü Müslüman olan herkes daha dünyadayken bu müjdeyi kavuşma arzusuyla yanar tutuşur. Ancak fetih Fatih’e nasip olur…
İstanbul’un fethinin hikayesi Fatih’in babası Sultan Murad’ın, büyük İslam Âlimi Hacı Bayram-ı Veli ile yaptığı bir sohbetle başlar, İstanbul’un fethini araştıran herkesin karşısına şu menkıbe çıkar:
Sultan Murad günün birinde Hacı Bayram-ı Veli’yi ağırlamaktadır, dayanamaz “İstanbul bize nasib olur mu?” diye sorar. Hacı Bayram Hazretleri kısa bir süre murakabede kalır ve beşikteki Sultan Mehmed’i işaret ederek “Fetih sana değil bu beşikte yatanla bizim köseye nasip olur” der. Köse diye isimlendirdiği Akşemseddin Hazretleri’dir ki büyüklüğünü anlatmak sayfalara sığmaz. Fatih, İstanbul’u fethederken askeri idare eder, Akşemseddin Hazretleri ise dua ordusunun en ön saflarında yer alır.
Belki dikkatinizi çekmemiştir, Yavuz denilince akla askerlik gelir. Kanuni devlet adamlığıyla meşhurdur, Sultan İkinci Abdülhamid diplomasideki üstünlüğüyle öne çıkar. Fatih’te ise aradığınız her şeyi bulabilirsiniz. Devlet adamlığı, diplomasi yeteneği, askerliği bir yana ilimde, fende, sanatta, şiirde söz sahibidir. İşte benim de dikkatimden kaçan bu noktayı hatırlatan Marmara Üniversitesi Türk Hukuku Tarihi Profesörü Ekrem Buğra Ekinci, Fatih’in bu özelliğini “Avrupa’da bile eşine az rastlanır bir Rönesans hükümdarı” olarak değerlendirir.
Avrupalılar; Fatih’in bu üstünlüğü karşısında “Türk ve Müslüman olanlardan böyle insanlar çıkmaz. Fatih olsa olsa bir Hıristiyandır” diyerek sahiplenmeye çalışırlar. Bu, Fatih gibi müstesna bir insan yetiştirememiş olmanın verdiği ezikliktir. Kimse başka bir ad koyamaz. Zamanın en büyük âlimlerinden ders almıştır, bunların arasında Akşemseddin Hazretleri de vardır. Zalim değildir zulüm yapmaz. İstanbul’u fethettikten sonra askerlerine yağmayı emretmemiştir. Kaldı ki İstanbul’un fethini halk da çok istemiştir. O zaman Konstantiniyye’de yaşayanların dedeleri vakti zamanında “Osmanlığı sarığını kardinal külahına” tercih etmiştir. Hal böyleyken fetih sonrası için yağmacılık tabirini kullanmak en basitinden iftiradır, ayıptır.
Fatih, havan topunu ilk bulan isimdir, halen daha kullanılmaktadır. Anadolu’da Türk birliğini kurmuştur. Bugünkü İstanbul Üniversitesi onun zamanından kalmadır. Her yeri hanlar, hamamlar, medreseler, vakfiyeler ve imarethanelerle donatmıştır. Anayasa ve kanunlarla devlet teşkilatını belirli bir şekle sokmuştur. “Avni” takma adıyla bir sürü şiir yazmıştır.
Fatih, Hazret-i Peygamber’in “Ümmetim Kayser’in (Sezar’ın) şehrini (Roma’yı) almadıkça, kıyamet kopmaz” sözünü de yerine getirebilmek için gözünü İtalya’ya çevirmiştir. O zamanlar krallıklardan ibaret İtalya’nın güneyini almış (Otranto), zamanın güçlü krallıklarından Floransa ve Venedikliler arasındaki kavgayı çok iyi değerlendirmiştir. Fatih’in idare politikası sonucunda Floransalılar, İstanbul’da rahatça ticaret yapabilmiş ve kısa sürede İtalya’nın en zengin devleti olmuştur. Ancak ecel vaktinden şaşmadan gelmiş, Fatih’in Çizme’yi Türk toprağı yapma gayesi yarım kalmıştır.
Fatih hoş görü ve adalet üzerine kurulu sistemi en iyi şekilde kullanımış, fetihleri elindeki kılıcıyla değil portresinde kokladığı gül ile yapmıştır. Avrupa güle yenilmiştir. Ek bilgi olsun, Venedikliler Fatih’in büyüklüğünü öyle bir tanımıştırlar ki yaptırdıkları paranın ön yüzünde Bellini’nin çizdiği Fatih portresi arkasında ise “Doğu Roma, Trabzon Pontus Rum İmparatorluğu ve Osmanlı”yı işaret eden üç krallık tacı bulunmaktadır.
Fatih, İstanbul’u fethettikten sonra Ayasofya’dan daha büyük bir cami yaptırmaya karar verir. Caminin inşasında ise Ermeni bir mimarı görevlendirir. İslamiyet’te caminin önemini anlatmaya gerek yok. Kullanılacak malzeme en iyisidir, zaten menkıbenin ana unsurlarından birisi de Mısır’dan getirilen sütunlardır. Ermeni mimar bu sütunları yanlış kestirince başına iş alır. Eh şimdi tutup aynı sütunlardan tekrar getirmek yıllar alacaktır, eldekileri kullanınca da Ayasofya’nın kubbesinden daha geniş ve yüksek bir kubbe olmayacaktır.
Fatih, karşısında süklüm püklüm af dileyen Ermeni mimara çok sinirlenir, “Elin kırılsın” diye azarlar mimarı. Maalesef oradakiler “Eli kırılsın” anlarlar, mimarın bileğini yordamına göre kırarlar. Osmanlı’da adalet güçlü olandan yana değil, haklı olandan yanadır. Ermeni mimar soluğu doğruca İstanbul’un ilk kadısı Hızır Bey’in yanında alır. Utana sıkıla derdini anlatır. Hızır Bey’de şafak atar, adamlarına “Gidin getirin şunu!” der. Mimar afallar, getirin şunu dediği sıradan bir adam değildir, birkaç zaman önce yeni bir çağı başlatmıştır. Sonra kendinden utanır, “ne ettim ben” diye söylenmeye başlar.
Derken, Fatih kapıda belirir. Selam verip içeri girdikten sonra kadının yanındaki minderlere doğru oturmak için hamle eder ama Hızır Bey, “Geç yerine” der “madem ki hasmın ayakta sen dahi ayakta beklesen gerektir!” Fatih, sanık tarafında kendine ayrılan yere geçer, utancından yüzü kızarmıştır. Sorgulama başlar…
-Sen Murad oğlu Mehmed, bu zımminin elini kırdırdın mı?
-Efendim bu mimar dinine ve milliyetine mağlup olup, onca zahmet ve masrafla Mısır’dan getirttiğimiz taşı kestirmiştir. Dolayısıyla Ayasofya’dan daha yüksek bir kubbe inşa edemeyeceğiz.
-Tamam yeter. İnşaat başka bir davanın konusu. Elini kırdırdın mı kırdırmadın mı?
-Efendim ben “elin kırılsın” dedim ama adamlarım “eli kırılsın” anlamış…
-Peki bu elin vebali kimedir?
Fatih’ten ses çıkmaz. Başını büker. Hızır Bey, biraz kitaplara dalar ve kararı açıklar: Kısa kısas gerektir!
Ermeni mimar ne yapacağını şaşırır, gözleri dolmuş ağlamaklıdır. “Sakın” der. Ben davamdan vazgeçtim. Böyle olunca Fatih kendisine ve ailesine yetecek kadar dünyalık verir, iş tatlıya bağlanır. Fatih derin bir nefes alır ve Hızır Bey’in karşısına gider, kılıcını göstererek “Eğer ben padişahım diye adaletten şaşsaydın, bu kılıçla başını keserdim!”
Hızır Bey tebessüm eder çenesiyle kenarda duran topuzu işaret ederek “Eğer benden padişahım diye iltimas isteseydin, şu topuzla senin kafanı ezerdim!”
Ne muhteşem bir adalet sistemi…
Fethin 555. yılı kutlu olsun.
18 Temmuz 2008 saat 21:52
uzun zamandır yazılarını göremiyoruz.
bekliyoruz…