Tiryaki Hasan Paşa ve Kanije (2)

Harp Hiledir

Kanije’de durum gün geçtikçe vahimleşir ama Paşa’nın yüzünden tebessüm eksik olmaz. Herkese “kontrol bende” diye bakar, gümbürdeyen toplara aldırış etmez. Hatta duvarlarda gülleler parçalanırken kahvesini mangala sürer, umursamaz bir eda takınır. Erzaklar tükenmektedir ama ele geçirdikleri esirleri yağ ve balla beslerler. Kum dolu çuvalların üstünü un ve buğdayla doldururlar ki, esirler erzakımız kilerden taşıyor zannetsinler. Esirlerin kaçmaları için ‘özellikle’ bırakılan müsait yerler vardır. Küffar askerleri gözetimimiz altında kaçarlar. Birliklerine teslim oldukları zaman anlatacakları lehimize işleyecektir. Çünkü komutanlarına, “Yiyecek sıkıntısı çekmezler. Bizi bile kuş sütüyle beslediler” diyeceklerdir. Fakat kalede durum iç açıcı değildir. “Ya sabır” da bir yere kadar çekilir. Hasan Paşa, askerin moralinin bozulduğunu anladığı anda meydana çıkar ve “Sadrazamımıza yazdığımız mektubun cevabı geldi” der ve açıp okumaya başlar. Hesapta İstanbul’dan büyük bir ordu yola çıkmıştır ve kısa sürede Kanije önlerinde olacaktır. Bunu duyan askerin gözlerine yeniden fer gelir. Halbuki Hasan Paşa o mektubu bizzat kendisi kaleme almıştır. Aslına bakılırsa Sadrazam, Tiryaki Hasan Paşa’ya “Başınızın çaresine bakın” diyebilmiştir ancak. Zira o sırada daha müşkül meseleler vardır…

Kanije’de sabahlar sıkıntıyla geçer ama geceler lehimize işler. 2-3 kişilik gruplarla küffar ordugâhına sızan mücahitler, köprüleri, sandalları ateşe verirler. Hasan Paşa yalnız kaldığı vakitlerde sıkıntısını yaşamaya başlar, el açıp dua eder Rahman’a…

Tiryaki Paşa, günün birinde iki esir için sözde idam fermanı çıkartır. Ama gecenin köründe askerlerimizden birisi esirlerin yanına gider ve aslında Macar olduğunu fısıldar kulaklarına. Güya bu Müslümanların yanında mecburen hizmet etmektedir. Kendi vatandaşlarının idam edilmesine içi razı olmaz. Gözleri de dolu dolu olunca can korkusundaki esirler inanırlar adama. Tutsak askerleri kaçırırken, “Kalede 30 bin kişiyiz. Erzak, zahire, barut, top, tüfek istemediğiniz kadar. Bence kışı bekleyip buz üzerinden gelin. Bunlar burada yıllarca dayanırlar” der. Halbuki bu işin senaryosunu Hasan Paşa yazmıştır. Ki buz üstünden gelsinler de suda helak olsunlar diye…

Haçlılar artık bu kadar beklemeyi içlerine sindiremez ve son darbeyi vurmak isterler. O ana kadar düşmana sadece tüfekle mukabele edilmesini emreden Hasan Paşa, haçlılar menzile girince topların ateşlenmesini emreder. Topların başında işten anlayanlar vardır, tek gülleyle çok can almaya çalışırlar. Bir anda ortalık kan gölüne döner; kollar, bacaklar havada uçuşurlar. O gün 18 bin kafir cehennemi boylar. Ölenini kalanını hesaplayan düşman, gazilerimizin kalabalık olduğunu düşünmeye başlar. Surlara ilk çıkana Prens Mathios on, Arşidük Ferdinand kırk köy vaat eder. Gazı alan kâfirler büyük bir hücuma daha girişir ancak umduklarını yine alamazlar. Kanije’de canla başla bir savunma olur, Tiryaki Hasan Paşa akademilerde okutulacak bir müdafaa harbi yapar. Sadece 100 topla 20 bin tane kafiri öldürürler ki, haçlı ordusunda panik başlar. Hâlbuki bizde barut bitmeye başlamıştır, odun kömürü, kükürt ve söğüt yaprağından barutlar uydurulur…

Olacak bu ya o günlerde Handan ve Kenan adlı iki tane esir bir yolunu bulup kaleden kaçmayı başarırlar. Türk askerlerinin Kanije’de bolluk içinde yaşadığını düşünen düşmanın gerçekleri bilmesi işimizi zora sokacaktır. Tiryaki Hasan Paşa yine üzerine düşeni yapar, hemen Serdar-ı Ekrem’e bir mektup yazar. “Geleceğinizi duyduk çok sevindik. Siz geldikten sonra biz de kaleden çıkar, düşmanı ortamıza alırız. Siz gelene kadar haçlıların burada kalacaklarını düşünüyorum. Zira casuslarımızdan Handan ve Kenan düşman saflarına geçmeyi başardı. Gönderdiğiniz barut, peksimet ve erzaklar için teşekkür ederiz. İnanın hiç gereği yoktu ama ikramı geri çevirmeyi de terbiyemize uygun bulmadık…” Karapençe adlı bir mücahit, mektubu aldığı gibi yola çıkar. Amaç düşmanın dikkatini çekmektir ve maksat hasıl olur. Karapençe’yi fark edenler hemen peşine takılırlar. Bizimki de ‘güya’ canını kurtarmak korkusuyla mektubu bir kenara atar, atını mahmuzladığı gibi kaçar gider. Eh mektubu ele geçirdikten sonra kim ne yapsın Karapençe’yi. ‘Hesapta’ Serdar-ı Ekrem’e giden nameyi yakalamak kâfirlerin gururunu okşar. Ama açıp okuduklarında ne görsünler. Meğerse Handan’la Kenan aslında casusmuş. Yerler zokayı. İki zimmînin de kafasına orada vururlar ve ‘aslında’ doğru sözlerine itibar etmezler. Mektupta Osmanlı ordusunun yola çıktığını okuyan haçlıların yüzünde renk kalmamıştır. Zaten aylarca bir kaleyi düşürememek hepsinin sinirlerini germeye yetmiştir. Yeni bir panik dalgası yaşamaya başlarlar. Ne Kanije’den vazgeçebilirler ne de Osmanlı ordusuyla karşılaşmayı gözleri yer. Kıstırılmak korkusundan uyku uyuyamaz olurlar.

İçeriden bilerek salınan esirlerin anlattıkları düşmanın kafasını allak bullak eder. Soru işaretleri soru işaretlerine girer. Zira aylarca bir destek geldiğini görmemişlerdir ama kaleden her kaçan bolluktan, bereketten bahseder. Günde binlerce top kaleyi dövmektedir. Duvarlar yer yer yıkılır ama bir de bakarlar ki ertesi gün yeniden örülmüş. Bu işe bir anlam veremezler. Oysa Paşa Baba, sadece bir perde duvar ördürür, arkasını yastık, yorgan, deri, ot, çaput ne bulursa onlarla destekler, güllelerin şiddetini azaltır. Düşman artık son vuruşu yapmaya hazırlanır ve büyük bir saldırı gerçekleştirir. O günkü cenk tam 7 saat sürer ve çok zorlu geçer. Kâfirler 4 kez surlara tırmanmaya muktedir olurlar lakin, tutunamazlar. Yılları cenk meydanında geçen kocamışların “böyle bir savaş görmedik” demelerine bakılırsa Mücahitler kanlarının son damlasına kadar düşmana kafa tutar. Küffar yine sükût-u hayale uğramıştır. Bir daha saldıracak gücü, kuvveti kendilerinde bulamazlar. Dönüp gitmek hepsinin işine gelir. Prens Mathios, ricat emrini verince bizimkiler kaleden bir çıkma çıkarlar ki, düşman neye uğradığını şaşırır. Adam başına 3-5 kelle götürürler… Sayıları yüz bini bulan düşman ordusu, zayiatlarına bakıp kalede en az kendileri kadar asker olduğuna inanmıştır artık.

Tiryaki Hasan Paşa havayı iyi koklar ve düşmandaki paniği pompalar. Ordunun eli kulağında olduğunu yayar. Bunu duyan düşmanda moral diye bir şey kalmaz tabi. Havalar da soğumaya başlamıştır ki oranın soğuğunu yiyen bir daha iflah olmaz. Sinirler gerilmiştir, asker içten içe homurdanır. Tam o sırada mehter, gülbankı vurmaya başlar. 100 pare top atışı yapılır ki bunun protokoldeki anlamı “çok önemli birisi” geldi demektir. Haçlılar da ordu geldi zannederler. Hasan Paşa, bir önceki gece Ömer Ağa’yı 300 kişiyle kale dışına göndermiştir. Bu birlik dışarıdan büyük bir gürültü koparacak, küffar birlikleri de Osmanlı ordusu geldi zannedecektir. Senaryo kusursuz uygulanır, haçlılar kıstırıldıklarını düşünürler. Ortalık bir anda ana baba gününe döner, birbirlerini ezerek kaçmaya çalışırlar. Tam o sırada Hasan Paşa’da kale kapılarını açar ve mücahitler büyük şevkle düşman üzerine atılır. Ortalıkta kimse kalmaz. Tiryaki Hasan Paşa, düşman ordugâhını gele geçirmeye muvaffak olur.

Arşidük Ferdinand neden sonra hileyi anlayıp, geri döner ama meğer ki geçmiş ola! Mevzilerinde artık sarıklı mücahitler vardır ve kaçarken bıraktıkları toplar üzerlerine gümbürdemeye başlar. Kimse mukavemete cesaret bulamaz, kaçabilenler haline şükreder.

Düşman karargâhı Hasan Paşa’nın eline geçer. Haçlılardan 47 top, 14000 tüfek, 50 otağ ve 10000 çadır kalmıştır. Tahtlar, mücevherler deve yüküyle! Hasan Paşa işini yarım bırakmaz ve Ömer Ağa’yı kaçan birliklerin peşine takar. Üç beş kişilik grupları görmezden gelirler ama tehlikeli olabileceklerin icabına bakarlar…

Mütevazi Paşa

Tiryaki Hasan Paşa, zaferin sebebini kendinden bilmez, “Allahü teala bu zaferi Efendimiz’in (Sallallahü aleyhi ve selem) yüzü suyu hürmetine nasip eyledi” der. Kanije Müdafaası’ndaki zaferi ise, “sabır, sebat ve ulu’l emre itaat” diye özetler. Peçevi ve Naima tarihi ise esirlerin yeşil sarıklılardan bahsettiklerini yazarlar.

Sultan Üçüncü Mehmed Han, durumu öğrenince ziyadesiyle memnun olur. Hasan Paşa’ya, “düstûr-i mükerrem, müşir-i mufahham, nizâmü’l-âlem” diye başlayan bir hatt-ı hümayun yollar. Yanında da kendi murassa kılıcını, topuzunu ve iki kat hilatini gönderir. Gazilere de bolca dua eder.

Kanije Kal’ası Komutanı Tiryaki Hasan Paşa artık Vezir olmuştur ancak bu işe fena bozulur. “Biz” der “işimizi yaptık. Artık her işini yapana rütbe veriyorlarsa vay geldi devletimizin haline. Hem vezirlik bizim gibi kocamışlara mı kaldı. Kanuni Hazretleri, Makbul İbrahim Paşa’yı kendi yerine tam yetkiyle vekil tayin ettiğinde bile o’na bu kadar iltifat edilmemişti. Hıristiyan donanmalarını dağıtan, Sakız gibi bir adayı alan rahmetli Piyale Paşa’ya vezirlik verilmemişti. Hem de Yavuz Sultan Selim Han’ın damadıydı mübarek…”

Tiryaki Hasan Paşa, Rumeli Umum Valisi olduktan sonra da İlay-ı Kelimetullah uğruna çalışır, nizamı âlem için mesai harcar. 1611′de Rahmet-i Rahman’a kavuşur, Budin’e defnolunur.

Tiryaki Hasan Paşa ve Kanije (1)

Simdi de sizi dinliyoruz