Mavi Pijamalı Süper Cem…

Bir Bülent Ersoy kahkahasıyla sıçradım yatağımdan ve gorilin üzerime nereden atlayacağını hesaplamaya çalıştım. Aklıma ilk olarak sol yanağımın kenarına bakmak geldi ama korku filmlerinin özentisi bir insan olduğum için bakmadım. Olaya biraz heyecan katmak istiyordum. Sağ yanağıma baktım, tavana baktım, ayak ucuma baktım. Hatta bazanın altına bile baktım. Sol yanıma bakmadan ve hiç bir şey görmemeye çalışarak gittim bilgisayarı açtım. Winamp’a en sevdiğim korku filminin jenerik müziğini koydum ve hiç bir şeyden habersizmişçesine yatağıma döndüm. Oturur pozisyonda sol yanıma baktığımda gorille burun burunaydım. O sırada bilgisayardan “RÖNNNK” efekti verildi ve benim sıramın geldiğini anlayarak, çığlığı bastım. Kendi sırasının olduğunu anlayan goril üzerime atladı ve o sırada refleksle geriye doğru zıpladığım için kafam duvara çarptı ve bayıldım.

Kendime geldiğimde mavi pijamamın paçalarından soğuk bir hava geliyordu…

Doğruldum ve “ulan aslında uçakların tavan bölümünün hemen altına, koskocaman paraşütler koysalar, uçak düşerken pilot bir düğmeye bassa ve paraşüt açılsa ve böylece uçağın hızı düşse ve bir kaç can daha kurtulsa fena olmaz mı?” diye söylendim kendi kendime.

Birden kolumda saat olmadığını farkettim ve içimi bir huzur kapladı. Hala kendime kaybedecek bir saat almamıştım. Yoksa kesin kaybederdim. Tüm bu düşünceler beynimden geçerken saatin 9′u 5 geçtiğini farkettim ve hemen ayağa fırlayıp, Ata’mın Dolmabahçe’de ölüm döşeğinde olduğunu düşünüp saygı duruşuna geçtim. Aslında bugün 10 Kasım değildi ama özel günlere karşı, özel bir saygım var. Anneler gününden kaynaklı bir durum bu. Anneler gününde, tüm televizyonlar “annenizi sadece bugün değil, her gün hatırlayın, her gün sevin” dediğinden beri, her gün şiir okuyorum anneme, her gün 1 dakikalık saygı duruşunda dururum, her gün İnönü stadına girip, kartonumu kaldırmanın bir yolunu ararım. Neyse.

Her şeyden önemlisi geç kalıyordum ve asıl mevzu buydu.

Aynaya bile bakmadan kendimi dışarı attım. Koşarak durağa indim ve giden otobüsün arkasından baktım, gözümde büyüyen yaş ve burnumda kuruyan tatakla. Zaten geç kalmıştım ama, her şey de aleyhimde delil olarak kullanılmak için olanca çabasıyla çalışıyordu. Herşey’e küfrettim.

Aklıma helikopter/taksi’ler geldi ama hemen vazcaydım. Bir düzen karşıtı olarak helikoptere binersem beni Maraş’tan daha öteye, daha bulunamaz dağlara atıverirler, sonra yalandan, dağ yürüyüşüne çıkmış yaşlı çiftlerin nazıyla aramaya çalışırlar. Üstelik yer tespit cihazımı daha dün arızaya vermiştim.

Ben bunları düşünürken yeni bir otobüs geldi ve cebimden akbilimi çıkartmak istedim. Ancak, akbilim yoktu. Aslında cebim de yoktu. Mavi pijamamla atlamıştım dışarı. Daha fazla vakit kaybedemezdim. Şampiyonluğa oynayan büyük takımların, puan kaybına tahammüllerinin olmadığı kadar yoktu tahammülüm daha fazla geç kalmaya. Çalışma hayatı uzun bir maratondu ama maratonda ayağınız bir kere kayarsa, en az 20 metre geriye düşerdiniz ve maratonda bu pek az bir mesafe sayılmazdı.

Bekleşen herkesi yararak geçtim. Metrobüse binerken öğrendim bunu. Sağ elinizi otobüse dayayıp, kolunuzla sağdan gelecek kitleyi engelliyorsunuz. Sol dirseğinizi göğüs hizanızdan kaldırıp, tam sola ittiriyorsunuz. Böylelikle sol tarafınızdakilere bir dirsek boyu engel koymuş oluyorsunuz. İnsanlar “bu ne lan?” diye düşünürken otobüs kapılarını açıyor ve siz ilk önce biniyorsunuz otobüse. Ve yine otobüs kapıyı açar açmaz daldım içeri. “aaaa! şuna bakın!” dediğimde şöförle birlikte, tüm ahali oraya baktı. Birisi “vaaay bee” falan deyince ben de merak edip baktım. Aramızda hararetli bir tartışma başladı ama kimsenin ne hakkında bahsedildiğinden haberi yoktu. Dikkatler, tekrar orada olmayan şeye kaydığında, bir akbilmişçesine parmağımı akbil kutusuna götürdüm ve ağzımla “biğbip” diye akbil sesi çıkarttım. Hiç bir şey olmamış gibi devam ettim. Ardımdan gelen amcanın akbilinin “diririririm” sesini duyunca, benim gibi şöför de ayıldı. Otobüse yeni akbil aletlerinden takılmış ve o manzaralı ekranının ardında, beni faka bastıracak bir melodi saklıyormuş.

Yaka paça otobüsten atılmamak için, “orta kapı lütfen” diye bağırdığımda, kimseden şaşkın bir bakış görememiş olmanın hüznünü yaşıyordum.

Bir anda kendimi mavi pijamalarımla, yine sokakta buldum. Taksi çevirmek geldi aklıma. Bu dahiyane fikrim için kendimi kutladım ve gelen taksiye el ettim. Taksi yavaşlarken, cüzdanımı da pantalonumla beraber unuttuğumu, mavi pijamalarımın paçalarından giren soğuk havayla tekrar anımsadım. Taksi durdu. Bana baktı. Ben ona baktım. “Hadi binsene” gibi bir bakış attı. “Anlamadım?” bakışıyla cevap verdim. “Dur işareti yaptın ya olm?!” bakışına, “saatime bakıyordum abi ben” bakışı attım. İkimizin de gözleri aynı anda çıplak bileklerime yöneldi. Birimizin bakışları “şimdi boku yedik” derken, diğerimizin bakışlarının söylenmesi Türk aile yapısına çok ters olduğu için şu an söylenemiyor. Taksici koltuğunun altındaki levyeye uzanırken, ben köşeyi dönmüş, tekrar durağa doğru koşuyordum.

Umutsuzdum. Her şeyim evde kalmıştı. Anahtarlarım, telefonum, akbilim, param. Durağa oturdum ve efkarlı bir şekilde canımın sigara istediğini fark ettim. Mavi pijamalarımın paçalarından hala soğuk hava giriyordu. Saçlarımı düzeltirken kulağımın arkasında bir sigara olduğunu fark ettim. Hemen yanımda oturan abiden ateş isteyip sigarayı yaktım. Bir anda karşıma çıkan polis memuru, durağın da kapalı alana girdiğini ve kapalı alanlarda sigara içmenin yasaya göre yasak olduğunu ve bana 62 Lira, sigara içmeme müsaade eden çevremdeki halka ise 500 ile 5.000 lira arası ceza yazacağını söyledi. “Aman abi” diye ayaklandı ahali. Bense sigaramı tüttürmeye devam ediyordum. “Hepsi bunların suçu memur bey” diyerek pişkinlik yapmaya çalıştım ama hengameden duyulmadı. Sonuç olarak polis hepimize cezayı kesmişti ancak bu cezayı ödeyebilecek bir yer olmadığı için hepimiz ceza kağıtlarından uçak yaptık.

Saat 10′a geliyordu ve artık geç kalma sınırlarını aşmış, hala mavi pijamalarımla bu durakta oturuyordum. Aklıma Ak Parti geldi! Kurtarıcım olabilecekleri hiç aklıma gelmezdi ama işte, orada, beni kurtarmak için kendilerini parçalarcasına duruyorlardı. Ak Parti! Kriz ortamlarının değişilmez baş rol oyuncusu! Gemisini kurtaran kaptanın ta kendisi!

Bir Van Minüt söylemi edasıyla doğruldum. Hemen bir direğe tırmandım ve hasret kaldığım gökyüzüne baktım bir 10 saniye kadar. Planım basitti! Bizi gökyüzüne hasret bırakan Ak Parti bayraklarının tüm şehri sardığını biliyordum. Köprüyü saymazsak neredeyse her santimetre karede bayrakları asılıydı. Ve ben, bir Süper Cem olarak, ihtiyacım olan kudreti, damarlarımdaki asil kanda bulacaktım. İlk başta gözüm kesmedi ama “Tarzan yaptıysa, ben de yaparım ulen!” diye saldım kendimi boşluğa bir Ak Parti flamasıyla. İlk iki flamada başarılıydım ama üçüncü flamanın kumaşı kalitesiz çıktı. “Reklamınız bile kalitesiz hulen” diye düşünürken, baş üstü düşmemeye çalıştım.

Yere ulaştığımda pek acı hissetmedim. Daha çok utanç vardı. Bir durak bile ilerleyememiştim ve bir otobüsü daha kaçırmıştım. Tekrar durağa geçtim. Mavi pijamamın paçasından soğuk geliyordu. Bir adam geldi oturdu yanıma. “Tipini s.ktiğimin maymunu” dedi. “Efendim?” dedim adama dönerek. “Ne?” dedi. “Bir şey dediniz sandım” dedim adama. “Yok, hayır bir şey demedim” dedi. Şaşkınlık içersinde önüme döndüm. “Kaçık mıdır nedir lan bu herif” dedi yine aynı adam. Tekrar döndüm adama. Dedim “bakın, anlamıyorum, lütfen yüksek sesle söyler misiniz?” Adam durdu, “ulan yoksa bu aklımı mı okuyor?” dedi içinden. “Hayır abi, ne alakası var” dedim yüksek sesle. Adam bir anda ayağa kalktı, “lan bu ermiş” diye içinden geçirerek elimi öpüp, kaçar adımlarla uzaklaştı. Ağzını oynatmadan konuşabiliyordu. Ne olduğunu anlayamadan bakakaldım etrafa. “Vantrolog herhalde” diye geçirdim içimden. Karşımdan gelen genç eleman “haha tipe bak .mına koyim” dedi ama onun da ağzı oynamıyordu. Üç metre uzağımda duran teyzenin küfreder bakışlarının altında “töğbe estafurullah” kelimeleri geçiyordu. Kimse ağzını oynatmıyordu ama herkes bana bir güzel saydırıyordu.

Derken bir uzay aracı indi gökyüzüden. Ak parti flamalarına takılıp düşüyordu neredeyse. İçinden hiç de yeşil olmayan, bildiğin insana benzeyen ama kısa boylu, birazda yaşlıcana iki tip indi. Bana baktılar. Ben de onlara baktım. “merhaba” dediler ağızlarını oynatmayarak. “ne oluyor .mına koyim” diye düşündüm. “biz seni geri almaya geldik” dedi erkek olanı ağzını oynatmadan. “ne oluyor .mına koyim” diye düşündüm ben. “Biz seni yıllar önce dünyaya yolladık ve dünyanın nasıl bir yer olduğunu öğrenmek istedik” dedi erkek olan ve yine ağzını oynatmıyordu. “ne oluyor .mına koyim” diye düşündüm ben yine. “biz senin gerçek annen ve babanız” dedi erkek olan ve tüm bunları derken ağzını oynatmamış, ve hatta gözlerini bile kırpmamıştı. “ne oluyor .mına koyim” diye düşündüm ben yine. “evladım kaç kere dedim sana küfürlü konuşma diye!” diye bağırdı daha geride duran ve kadın olan uzaylı, ağzını oynatmadan.

Mavi pijamamın paçalarından soğuk giriyordu ve ben “ne oluyor .mına koyim” diye düşünmeye devam ediyordum… İşe geç kaldım.

Bookmark and Share

3 Yorum

emre  March 28th, 2009 tarihinde demis ki;

Bir işe geç kalış hikayesi bu kadar mı güzel dramatize edilir yahu…

Yazı gerçekten çok güzel olmuş…Cumartesi günü çalışmak ne b.ktan şeydir arkadaş! diye düşünürken, sabah sabah yüzüme bir gülümseme yerleştirdin…Ellerine sağlık! :)

Saygılar…

Altay Esiroglu  March 28th, 2009 tarihinde demis ki;

İşe ilk geç kaldığımda müdüre savunma olarak bunu göndermezsem transatlantik olayım!

Cem Gezmis  April 5th, 2009 tarihinde demis ki;

Teşekkürler Emre..

Aslına bakarsanız işe geç kalmadım :)

Ama dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz tabi hahaha

Simdi de sizi dinliyoruz