Cevaplayınız…

hukuk11980 yılında, şair Ahmet Muhib Dranas, vefatından birkaç ay önce, Yenişehir’de, bir ayak üstü sohbetimizde bana dert yanmıştı. Demişti ki: “Bir Fransız yazarının bizim hakkımızdaki hükmü şöyle:

* Türkler, İsviçre Medeni Kanununa göre doğarlar, büyürler, nişanlanır evlenirler, ayrılırlar, miras sahibi olurlar.

* Türkler, bir suç işledikleri zaman İtalyan Ceza Hukukuna göre hüküm giyerler veya beraat ederler.

* Ticarete atıldıklarında, Fransız Ticaret Hukukundan faydalanırlar.

* Öldükleri zaman da İslâm Hukukuna göre defnedilirler.”


Dranas demişti ki: “Bu tespit kanıma dokundu! Artık bizim cenaze merasimlerimize bile Batı gelenekleri bulaşmaya başladı. Bazı ünlülerimizin cenazelerini, Şopen’in ölüm marşıyla kaldırıyoruz. Batılılar gibi, cenaze başında nutuk söylüyoruz. Batılılar gibi saygı duruşunda bulunuyoruz. Siyahlara bürünüyoruz. Bir tek istavroz çıkarmamız noksan kaldı. Yakışır mı bunlar bize?“

Yakışmıyor elbette diye cevap vermiştim. Şimdi bir de ölülerimiz için saygı duruşuna geçerken, Batı dünyasından bize, borazan öttürme adeti bulaştı. Bin kere, milyon kere ayıptır. Bütün bunlar, bir aşağılık duygusunun saçmalıklarıdır. Batılıların geleneklerine hiçbir şey demiyorum. Adamları saygıyla karşılıyorum. Ama o geleneklerden bize ne? Hani Atatürk; “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür!“ demişti? Bizim kültürümüzde var mı ölülerimizin ruhları önünde put gibi durmak, borazan üflemek?
Bir delinin kuyuya attığı bir taşı, kırk akıllı çıkaramıyor. Şimdi bir takım kimseler, benim bu yazdıklarımı okuyunca “laiklik, ilericilik, devrimcilik, çağdaşlık…” tamtamları çalacaklar. Laikliği, ilericiliği, çağdaşlığı borazan öttürmede, Şopen’in ölüm marşını çalmada arayanlara söyleyecek sözümüz yoktur. Çünkü anlayamazlar. Onlar, çağımızın bin yıl gerisinde kalan ham kafalardır…

Yukarıdaki satırlar Yavuz Bülent Bakiler’in Türkiye Gazetesi’ndeki 5 Nisan 2009 tarihli yazısından alıntıdır. Benim dikkatimi bir başka şey çekti. 86 yıllık koca cumhuriyet’in (!) kendisine ait orijinal bir kanunu yok. Yani ilk harfinden son noktasına kadar bize ait bir kanun. Dranas’ın bahsettikleri, bu ülkedeki tüm insanların hayatını yüzde 100 kapsayan kanunlar. Bunların dışında hareket etmemize imkan yok. Sağdan soldan çalıp kendimize yamamaya çalışmışız.

Soru 1: Olmuş mu bu kanunlar?

Soru 2: Hala inanan var mı “Atatürk’ün bize hediye ettiği laik, demokratik, çağdaş, modern Türkiye Cumhuriyeti büyüktür!” söylemlerine?

Bookmark and Share

9 Yorum

emre  April 6th, 2009 tarihinde demis ki;

Tek söylemek istediğim şey şudur;

Cumhuriyeti tek başlarına mı kurdular ki kanunları tek başlarına yazsınlar!?

Hem o kabiliyet varmı ki ellerine kalem kağıt alacaklarda kanun yazacaklar!?

Pehhh…!

Saygılar…

Judex  April 6th, 2009 tarihinde demis ki;

Kanunlar bi ülkenin yapısını, yönetim biçimini belirler. Bu yüzden sırf bir ülkeye maal etmek doğru olmaz. Kanunların doğruluğu ve yanlışlığı, yeterliliği ve kısıtlılığı tartışılabilir ama bu İtalyanların kanunları bırakın bunları kendimize farklı kanunlar bulalım yenisini yazalım sağlıklı bi tutum olamaz. Eğer ki İtalyanlar ceza hukukunda doğru bir yol çizmiş ve en mükemmele ulaşmışsa başka bir ülkeninde bu kanunları esas almasında bir sakınca görmüyorum. Ama eğer ki yanlış ise veya daha iyisi varsa elbette o kullanılmalı yada en iyisi budur bizde bunu kullanalım diyerek sınırlandırılmamalı daha iyisine ulaşmak için sürekli olarak çaba sarfedilmeli. Sırf kanunlar için değil her birey kendi yaşamında, kendi davranışlarında bunu yapmalıdır.

Bir ülkenin yönetim biçimi içinde bu söz konusudur. Örnek vermek gerekirse; Eğer ki Cumhuriyet sağlıklı bir yönetim biçimi ise eyvallah bunu kullanmaya devam edelim ama Cumhuriyet’in belirli sabit olan belirleyici kuralları var ise değiştirilebilecek daha iyiye ve ileriye götürülebilecek kurallarıda vardır. Eğer ki üzerinde oynamak gerekiyor ise birtakım değişiklikler yapmak gerekiyor ise yapılmalı. Ve eğer artık sağlıklı bir yönetim biçimi değil ise belli ki değişmeli farklı alternatifler aranmalı. Bunu yaparken de dünyadaki diğer ülkelerden faydalanmak onların yönetim biçimlerini incelemekte ve eğer ki uygun bulunan var ise onun Türkiye veya başka bir ülkeye uygulanmasında bir sakınca olamaz.

Örf ve adet dediğimiz şeyler bir ülkenin temellerini oluşturan o ülkeyi belirleyen en önemli unsurların başında yer alır. Ama örf ve adetler sadece bir ülke için sınırlanamaz. Eğer ki bu yapılır ise bencillik ve hatta faşist bir tutum olur. Örf ve adetler aynı zamanda insanlık içindir. İnsanlığı daha güzele, daha iyiye taşırlar. Paylaşıldığında, beğenildiğinde güzellerdir. Bizler Türkiye’de yaşıyoruz ve elbette bu ülkenin adetlerini bizler yaşatmalı, gelecek nesillere taşımalı ve farklı kültürlere tanıtmalıyız. Ama bu konuyuda olduğu gibi kabul etmekte kişiye göre değişir.

Yine örnek vermek gerekirse el öpme olayına kendimi bildim bileli karşı olmuşumdur. Bir insana benden yaşca büyük olduğu için değil akıllı, bilinçli bir birey olduğu için saygı duyarım. Kendi annemin, babamın, dedemin, anneannemin elini öpmek belki ama evime gelen ve hiç tanımadığım hayatımda ilk defa gördüğüm bi insanın elini benden büyük diye öpmem neden benim elimi öpmüyor diyede bana düşmanca bakarsa kralını tanımam oturur bi güzel tartışırım. Her nekadar kültürümüzde yer alsada el öpme olayı bana ters. Bunu devam ettirmek isteyen ettirsin ama ben yapmam belli başlı kişiler dışında ki insanların elini öpmem kimseyede elimi öptürmem.

Bir insan hayatını istediği gibi yaşamakta nasıl ki özgürse öldüğünde de istediği gibi muamele görmekte özgürdür. Bu ülkedeki adetler üldükten sonra yıkanmayı, kefene sarılıp tabuta koyulmayı, cenaze naması kılınmayı ve dualar içinde toprağa gömülmeyi gerektiriyor diye bende bunları kabul etmek zorunda değilim. Hayatımı nasıl istediysem ödün vermeden yaşadım ve öldükten sonrada ödün vermemek hakkım. Ben öldükten sonra yakılmak istiyorum arkadaş. Küllerimin de bir denize serpilmesini. Öldükten sonra bana bir yararı olmayacağını biliyorum ama istediğim bu. Vede mümkünse küllerim serpilirken Exodus’dan Fabulous Disaster parçası çalsın. Evet kuran okunmasını değil de bunu istiyorum. Eğer ki bunlar Müslüman adetleri değil dicek olursanız bu adetleride kabul etmek zorunda da değilim derim yine. Zaten müslümanda değilim.

Bazı şeyleri eleştirir iken önce bireylerin isteklerini göz önünde bulundurun. Kabul edin ki herkes sizin doğrularınıza göre yaşamak zorunda değil ve sizin doğrularınızıda haklı çıkarabilecek somut gerçekler yok.

Bir insan hayatını istediği gibi yaşar neler yapmak istiyorsa onları yapar size veya başka birine bir zararı dokunmadıktan sonra o birey özgürdür vede istediği neyse ona göre yaşar ve hatta ona göre ölür. İsterse içinde yaşadığı toplumun örf ve adetlerine göre, isterse başka bir toplumun örf ve adetlerine göre yada tamamamen farklı orjinal fikirlere göre.

Altay Esiroglu  April 7th, 2009 tarihinde demis ki;

@Judex

İlk paragrafta belirttiklerine katılıyorum. Eğer bir kanun en iyiyi yakalamışsa evet o kullanılmalı. Ancak biz bu kanunları aldıktan sonra ne kadar değiştirdik. Değişimde başarıya ulaşabildik mi?
“İlk harfinden son noktasına kadar bize ait…” kanunlardan bahsederken söylemek istediğim şuydu: Bunu İtalyanlar, İsviçreliler, Fransızlar yapabiliyorlar da biz neden yapamıyoruz. Hadi Cumhuriyetin ilk zamanları sıkıntılıydı bunlarla uğraşılacak vakit yoktu diyelim. Onlarca yıldır buna vakit ayıramıyor muyuz? Ekmek çalana müebbet, adam öldürene 2.5 yıl ceza veren bir ceza kanununu uyguladığımıza göre İtalyanların da mükemmele ulaşamadığı sonucu ortaya çıkmaz mı? Ya da adamların mis gibi kanununu paçavra ettiğimiz sonucu… Kanunların yeterliliği ne durumdadır? Dünya tarihindeki iki büyük hukuk kodeksinden birisi olan ve birçok ülkenin faydalandığı Mecelle’yi (diğeri için bkz. Roma Hukuku / Corpus Iuris Civillis) rafa kaldırıp İthal kanunlar devşirmenin tek açıklaması yeni ülkenin devrimleri midir sadece? Global dünyada dirsek teması kaçınılmazdır. Ama bu temas sonucunun bize ne kadar uyduğu her daim tartışılabilir. 70 milyonluk bir ülke 80 küsur senede kendi kanunlarını yazamıyorsa şapkasını önüne alıp düşünmelidir.

Örf adet meselesine gelince. Evet örf ve adetler bir ülkenin temelini oluşturan dinamiklerdir. Fakat bunların bir ülke içerisinde sınırlandırılması faşist bir tutum olmaz. Örf ve adet insanlık için değil içerisinde barındığı toplum içindir. Kültürel ilişki başka bir şeydir, örf ve adetler ise başka şeylerdir. Bunların başka kültürlere tanıtılması sadece bizi daha yakından tanımalarına neden olur. Ama kanunlarda olduğu gibi başka ülkelerin kültürünü üzerimize geçirmeye çalışmak bizi palyaço gibi gösterir. Cenaze törenlerinde Chopin’in bestesinin çalması gibi. Eğer bir topluluk kendi ananelerinden ödün verip başka örf ve adetleri ithal etmeye kalkarsa, bu çok kısa bir zamanda kendi içinde kültürel erozyona sebep olur. Dolayısıyla kendi örfü bir süre sonra unutulur. Önemli olan, Türkiye gibi birçok ırkın yaşadığı bir toplumda herkesin birbirine saygı gösterebilmesidir.

Bizim kültürümüzde yaşlıya hürmet önce gelir. Onun aklı, zekası ise bir adım geridedir. Büyüklerimizden hep duyardık “bizler önümüzde yaşlı varken onu geçmemek için ağır ağır yürürdük” diye. Şimdi ise bize ters bakan 70’lik bir dedeyi dövebilecek kadar büyük (!) insanlarız. Anne-baba hürmete haiz insanlardır fakat bugün ebeveynlerimize ne kadar değer verdiğimiz ortadadır. El öpmek de bir hürmet sembolüdür. Bunu tabii ki isteyen yapar isteyen yapmaz. El öpüldüğünde bir kaybımız olmaz lakin öpülmediği zaman bu kültürden 1 kişi eksilmiş olur. Başkalarının elini öpmemek senin tercihindir, saygı duyarım.

“Bu ülkedeki adetler öldükten sonra yıkanmayı, kefene sarılıp tabuta koyulmayı, cenaze naması kılınmayı ve dualar içinde toprağa gömülmeyi gerektiriyor…” demişsin ancak bu bir adet değil, dini vecibedir. Çünkü İslamiyet bunları emretmektedir ve bu zaten inanan insanları bağlar. Bir hıristiyanın kilisedeki törenin ardından mezarı başında yapılan törenlerde olduğu gibi. Dini vecibeler bir örf değildir. Bu ayrımı yapamazsak sağlıklı bir değerlendirme yapamayız.

Her birey, iradesi gibi hürdür. Seçimlerini –başkalarına zarar vermemek kaydıyla- kendisi yapar. Buna da herkes saygı göstermek zorundadır. Öldükten sonra nasıl bir tören istiyorsa bunu da vasiyet halinde belirtmek çok akıllıcadır. İnanan insanın öldükten sonra neler isteyebileceği ortadadır zaten; inanmayan için ise kimsenin “neden cenaze namazı kılınmıyor” deme hakkı yoktur.

Ama ben senin yerinde olsam Enya’dan Amarantine’ı tercih ederdim. Ya da Aranjuez’i ;)

Altay Esiroğlu

Emir Akın  April 7th, 2009 tarihinde demis ki;

Amarantine de hoştur ama Enya’dan Exile daha bir güzel gider aslında Altay… Gerisine katılıyorum.

Cem Gezmis  April 7th, 2009 tarihinde demis ki;

Bende Hypocrisy’den Final Chapter istesem bokunu çıkartmış olmam sanırım? :D

Judex  April 7th, 2009 tarihinde demis ki;

Altay yorumundaki ilk paragrafında tam olarak benim demek istediğimi açıklamışsın. Yıllardır daha iyiye giden, düzelen birşey yok ortada. Çok büyük sorunlar eksiklikler var vede her gelen hükümet sadece kendi çıkarlarını göz önünde bulundurarak kafasına göre oynuyor anayasayla.

Örfler konusuna gelecek olur isek zaten görüşlerimi belirttim ve bu konuda sana katıldığımı söyleyemem. 70 yaşında bir adamı dövecek kıvama geldi belki çoğu gencimiz evet bu konuda halısın ama bu sadece örfler dahilinde yanlış bir hareket değil bir insanın yapmaması gereken bir davranıştır. Sadece güç yetirebiliyorsun die bir insana vurmak, güçlü olduğun için egonu tatmin etmek hiçbir kültürdeki insana yakışan bir hareket olamaz. Neyse örnekler çoğaltılabir ama bu konuda düşüncelerimiz fark gösteriyor ve görüşlerine saygı duyarım.

Ve Exodus konusunda da ısrarcıyım itiraz istemem :D

Akay Perker  April 7th, 2009 tarihinde demis ki;

Aranjuez’i cenaze marşı yaptığınızı duysa Rodrigo’nun kemikleri sızlardı. Ayıp :(

Fehmi  April 10th, 2009 tarihinde demis ki;

Yapmayın arkadaşlar, elimizdeki kanunlar başka ülkelerin kanunlardan türetilmiş olsa da benim görüşüm, gönül rahatlığı ile bizim diyebileceğimiz kadar Türkleştirilmiştir. Baksanıza, mesela 6 yılda 17 kere değişen bir Kamu İhale Kanunu’muz var. Bu kadar değişiklikten sonra ilk haline ne kadar benzeyebilir ki? :)

DragonFly  July 1st, 2011 tarihinde demis ki;

19 Mayıs’larda bize okutulan “Dağ Başını Duman Almış” diye başlayıp devam eden gençlik marşı da İsveçli Felix Körling’e ait zaten. (merak edenler için: Tre Trallade Jantor)

Simdi de sizi dinliyoruz