Sectiginiz Yazarin Tum Yazilari

Beş artı sıfır


4+4+4 sene zorunlu eğitim olamaz. Çünkü herkesin okula gitmeye ihtiyacı var mıdır? Yoktur. Devlet zorla insanların yakasından tutup liseyi bitireceksin diyemez, dememelidir. Adam kuaför, aşçı, kamyon şoförü, oto tamircisi vs. olacaksa liseye bitirmesine gerek yoktur. Eskiden olduğu gibi 5 senelik ilkokulu bitirmesi yeter. Herkese gerekli olan okuma-yazma, toplama-çıkarma vs. öğrensin yeter.

Yani efendim, okumak isteyen gitsin okula, okumak istemeyen bir yere çırak mı olacak yoksa köyünde koyun mu güdecek kendi bilir. Devlet çocukları okullara hapsetmesin. Bugün okula giden öğrencilerin en az yarısının okumak gibi bir niyeti yok. Zibidilik yapmaya gidiyorlar okula, emin olun. Hem kendilerine hem de öğretmenlere ve diğer öğrencilere zarar ziyan. Ayrıca okullar, ne cevherleri ne yetenekleri harcıyor, köreltiyor. O da ayrı bir konu.

Devam

Benim sadık yarim

toprak
Arasıra avucuma kum alıp parmaklarımın arasından akışını izlerim kum tanelerinin. Zaman da bu kum taneleri gibi akmaktadır. Bir de o anda, dünyanın çeşitli yerlerinde toprağa akıp giden kaç insan vardır kim bilir diye düşünürüm. Özüne geri dönenler. Özüne dönenler diyorum çünkü ben “topraktan gelip toprağa gittiğime” inananlardanım. Toprakla aramızdaki ayrılmaz bağın varlığı da dikkatimi çekmiştir hep.

Birçok insanın sevdiği yağmurdan sonraki toprak kokusunu ele alalım. Ruhun bedenle birleşip insanı meydana getirişi gibi, yağmur toprakla birleşince o eşsiz kokuyu salar etrafa. Ve o kokuyu burnumla değil de ruhumla içime çeker, ferahlarım. Sanki yeniden doğmuşum gibi beni benden alır.


Devam

Siyah beyaz hatıralar


Eskiden fanatik Beşiktaşlı biri olarak yıllardır futbolu takip etmem. Eskiden dediğim ilkokul yıllarında kaldı. Gordon Milne ve talebeleri muhteşem üçlü Metin, Ali, Feyyaz zamanları yani. Öyle bir bağlıydım ki takım yenilince ağlardım o derece. Çocukluk işte. Sonra donuk bakışlı gülmeyen adam Gordon Milne gitti takımda yavşamalar başladı. Asıl kırılma noktası ise efsane başkan Süleyman Seba’nın gidişiydi. Ondan sonra Beşiktaş pek tat vermedi açıkçası oynadığı futbolla. Dönem dönem iyi oynasa da genelde o eski fırtınalı günlerdeki tadı alamadım. Örneğin, Lucescu ile 2003’teki 100. yıl şampiyonluğunda bile oynanan futbol pek içime sinmemişti. Zaten genelde şampiyon olan takım çok iyi olduğu için değil diğer büyükler kötü durumda olduğu için şampiyon oluyor.  Belki de bu yüzden soğudum takımdan ve futboldan. Ama daha çok bizim ligin kalitesi etkili sanırım. Beşiktaş iyi olsa kaç yazar ki.

Devam

Yarış atları


Sene 2011. Mini mini birler okuma-yazma öğrenir öğrenmez kocaman çantalarını test kitaplarıyla doldurur olmuş. Benim zamanımdaki üniversite yarışı ilköğretim seviyesine inmiş. İlköğretim son sınıfta ben hiçbir sınava girmemiştim. Direk düz liseden devam ederek rahatça iyi bir üniversiteyi kazanabilmiştim. Ama şimdi iyi bir üniversite için iyi bir lise şart olmuş. Artık elemeler daha erken yapılıyor. Bu yüzden iyi bir liseye kapak atmak için canla başla yarışır olmuş çocuklar.

Devam

Misket


Dışarıdan çocuk sesleri geliyor. Pencereden evimin önündeki çocuk parkına bakıyorum. Çocuklar misket oynuyorlar. Çocukluğumda oynadığım bu oyunu yılların silemediğine seviniyorum. PC, Playstation, Xbox’ların hüküm sürdüğü bu zamanda sokağa misket oynamaya çıkan çocukları görmek ne güzel. Monitörün esaretinden bir süreliğine de olsa kurtulup sokağa çıkmayı başaran türünün son örnekleri. Akşam ezanı okunup hava kararıncaya kadar birbirlerini ütmeye çalışıyorlar. Şakalaşıp, itişip kakışıyorlar. Bazen de bir misket için kavga ediyorlar. Sanal değil, gerçek.

Sosyalleşme monitörün başında değil sokakta başlıyor. Temas ederek, hissederek, terleyerek… Çocuklar; joystick ve gamepad’e basmaktan çok çamur, top, ip ile oynamalılar. Monitörle bakışmaktan çok arkadaşlarıyla yuvarlanıp terlemeliler. Sosyalleşme arkadaşın ziline basıp sokağa çağırmakla başlıyor.