Benim sadık yarim

toprak
Arasıra avucuma kum alıp parmaklarımın arasından akışını izlerim kum tanelerinin. Zaman da bu kum taneleri gibi akmaktadır. Bir de o anda, dünyanın çeşitli yerlerinde toprağa akıp giden kaç insan vardır kim bilir diye düşünürüm. Özüne geri dönenler. Özüne dönenler diyorum çünkü ben “topraktan gelip toprağa gittiğime” inananlardanım. Toprakla aramızdaki ayrılmaz bağın varlığı da dikkatimi çekmiştir hep.

Birçok insanın sevdiği yağmurdan sonraki toprak kokusunu ele alalım. Ruhun bedenle birleşip insanı meydana getirişi gibi, yağmur toprakla birleşince o eşsiz kokuyu salar etrafa. Ve o kokuyu burnumla değil de ruhumla içime çeker, ferahlarım. Sanki yeniden doğmuşum gibi beni benden alır.

Toprakla uğraşmak insan için terapidir diye düşünüyorum. Betondan dört duvar arasına hapsolduğumuzdan beri elimiz toprağa değmez oldu. En azından evimizde saksıda çiçek besleyebiliriz. Bunun psikolojik açıdan faydalı olacağına inanıyorum. Bir çiçeğin ya da başka bir bitkinin filizlendiğini görmek ruhumuzu okşar. Hem yeşil sükunetin rengidir. İnsanı dinlendirir. Hatta bahçeli evi ya da küçük bir arsası olanlar meyve ağacı bile dikebilirler. Toprakla uğraşmanın sağladığı ruhsal deşarjın yanında meyveyi dalından koparıp yemenin hazzını da yaşamış olurlar. Hem insanın kendi yetiştirdiğini yemesi çok daha leziz olur.

Diğer taraftan bir de çamur banyosu vardır. Vücut için şifalı olduğu bilimsel açıdan da kanıtlanmış. Kan dolaşımını arttırıp kasları rahatlattığı, cildi yumuşak ve temiz hale getirip hormon dengesini sağladığı, bağışıklık sistemini kuvvetlendirip stresi azalttığı söyleniyor. Hem de hiçbir yan etkisi olmadan. Elektrik prizlerinde de vardır ya topraklama, tıpkı onun gibi vücuttaki aşırı elektriği toprağa aktarmak, yani topraklanmak.

Bugünkü modern hastalıkların (fizyolojik ya da psikolojik), doğanın saflığından koptuğumuz için başımıza geldiği kanısındayım. Fabrikasyon gıdalar vücudumuzun içine ediyor olmalı. Sağlam vücut olmayınca sağlam kafa da olmuyor. Sağlam kafa olmayınca ruhsal bozukluklar da kendini gösteriyor. Bunun için tek çıkar yol; fabrikasyona küsüp, tekrardan doğayla barışmak. Bunu tamamıyla başaramasak da elimizden geldiği kadarını yapmak. Vücut sağlığı için topraktan yetişeni yemek, ruh sağlığı için toprakla oynamak. Sorunlarımızı çözmek ya da rahatlamak için psikologlara ihtiyacımız yok. Bir avuç toprağın daha etkili olabileceğine inanıyorum. Yeter ki toprağı koklayıp, içimize çekebilelim.

Doğadan kopmuşuz, doğal bahçeler yerine yapay teknolojik hapishanelerde yaşıyoruz. Cep telefonları, baz istasyonları, kablosuz internet ağları, monitörler, kablolar, adaptörler vs. Hepsi de hapishanemizin parmaklıkları. Radyasyona maruzuz bu yüzden stres doluyuz. Elektrik yüklüyüz, ama karşı cinsten elektrik alamıyoruz. Ne acayip! Halbuki ruhumuz bu havasız hapishanede bir avuç toprak kokusuna muhtaç.

İnsan ilişkileri de doğallığını yitirdi, samimiyet ortadan kalktı. Olduğu gibi, toprak gibi, saf ve sıradan insanlar yok artık. Onların yerine başını topraktan kaldırıp gökdelenlerin tepesine dikmiş, hırslı, hesapçı ve sıradışı insanlar var. Sıradışılık “in”, sıradanlık “out”!

Çevremde sıklıkla yağmurdan şikayetçi tipler görürüm: “Off, yağmur da yağacak günü buldu, arkadaşlarla gezecektik, saçımı da yeni yaptırmıştım…” diye yakınırlar. Yağmur yağmasa toprak nasıl ekin verecek, karnı neyle doyacak? Düşünmezler hiç. Nasıl düşünsünler, hayatları boyunca aç kalmamışlar ki. Yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarında. Onlar sadece kendi kıçlarının anlık rahatlığını düşünürler.

Nesli tükenmemiş doğal nimetlerimizin -yağmurun, çamurun, toprağın- kıymetini bilmeliyiz. Kendimizi topraktan soyutlamamalıyız. Bir şekilde toprakla ilişki kurmak (bir saksıyla bile olsa) stresimizi alacaktır. Hem ne kadar soyutlayabileceğiz ki topraktan kendimizi, bir gün gelecek dünyanın doyuramadığı gözümüzü bir avuç toprak doyuracak, değil mi?

Bookmark and Share

Simdi de sizi dinliyoruz