Bir İstanbul Rüyası

Bir İstanbul Grand Prix daha geldi geçti. Aslına bakarsanız televizyondan izleyenlerin gayet sıkıldığına emin olduğum bir yarıştı bu. Çünkü ne bir geçiş hamlesi, ne de başka bir aksiyon görebildik. Bütün takımların taktik savaşına yüklenmesinin olası sonuçlarından biriydi bu. Jenson Button’ın gerilerden başladığı yarışı 13. sırada tamamlaması ve Heidfeld’in puan alması dışında pek sürprize de rastlamadık.

Istanbul Grand Prix

Ancak padok her zamanki gibi eğlenceliydi. Yarışı izlemeye gelen eski şampiyonlar ve Türkiye’nin alkışlarla yaşayan kesimi işin magazin yönünü oldukça eğlenceli hale getirmişti.

Türkiye’de Formula 1 kültürünün hala oturmadığını ve çok zaman alacağını da yeniden görmek zorunda kaldık. Tribünlerde taş çatlasın 55.000 kişi vardı ve doğu avrupa vatandaşları neredeyse bizden daha kalabalıktı. Ana tribün Finlandiyalılar tarafından resmen istila edilmişti. Donmuş gölleri delerek suya girip yüzmek gibi bir milli eğlencesi olan Finlerin bizim bile dayanmakta güçlük çektiğimiz sıcağa nasıl sabrettiklerini ve ellerinde Ferrari bayraklarıyla hiç durmadan tezahürat yapacak enerjiyi nereden bulduklarını hala anlamış değilim. Bütün Finlerin Raikkonen için geldiğini düşünüyordum ama Kovalainen için de çok sayıda taraftar mevcuttu.

En az Finler kadar kalabalık olan bir diğer turist kalabalığı da Polonyalılardan oluşuyordu. Kubica’nın puan alarak yarışı tamamlamasının ardından 10 YTL’den yedikleri dönerlerin de verdiği gevşeklikle sırıtarak ayrıldılar pistten.

Finler ve Polonyalıların kendi vatandaşlarını desteklemek için bu kadar yol tepip yarışa gelmeleri normal karşılandı ama, o yüzlerce doğu avrupalı, Bulgar, Çek, Romen, Ukraynalı ve Rus kalabalığı, işte Formula 1 tutkusu budur dedirtti.

“Formula 1 erkeklerin aptallığıdır, nedir öyle arabalar peşpeşe aynı yolda dolanıyor” diyerek aklınca bizi eleştiren Türk kızlarına da selam gönderiyorum buradan, çünkü kilometrelerce yol tepip İstanbul Park’a yarış izlemeye gelen turistler arasında çok sayıda genç kadın da vardı.

Türklerin bu işi sadece magazin açısından ele almasını ve “çok renkli bir organizasyon, mutlaka orada görünmeliyim” diyerek gelen sosyetik karakterlerin sıcak ve gürültüden dolayı geldiklerine pişman olmalarını sevmiyorum. Bir kamera bulup demeç verme peşindeydi hepsi. Tabi bunda bilet fiyatlarının çok yüksek olmasının da büyük payı var. “Pahalıysa güzeldir” mantığı bizim genlerimize işlemiş çünkü. Bilet fiyatları biraz düşürülse ve herkesin şu yarışlara korkmadan gelmesi sağlansa çok daha eğlenceli olacak tribünler.

Yarış sonrası yanılmıyorsam İstanbul Park Pazarlama Müdürü titrine sahip bir beyfendi, “çok başarılı bir organizasyon” olduğundan bahsetmiş. Organizasyon yöneticileri bunu söylese sonuna kadar haklı bulurum ama pazarlama müdürünün görevi bu yarışı pazarlamak ve tribünleri doldurmak değil mi? 130.000 kişilik tribünlere sadece 55.000 kişinin gelmesi, yani satılması gereken koltuk sayısının sadece yarısının satılması hedef ciroya ulaşmak ve pazarlama organizasyonunun başarılı geçmesi demek midir?

Her şeye rağmen güzel bir yarıştı. Yarışın sonuna doğru ödül töreninde neler olacağını düşünerek korkmadım değil. Yine kalkıp bir pot kırarlarsa, düşman çatlatma hevesiyle kupaları olmadık isimlere verdirirlerse neler olacağını düşündüm bir an. Ama törende Kürşad Tüzmen’i görmem “buna da şükür” dedirtti.

Bookmark and Share

Sadece 1 Yorum

tolga  September 10th, 2007 tarihinde demis ki;

heidfeld’in puan alması sürpriz değildir,çünkü kendisi şu anda sürücüler sıralamasında beşinci sıradadır.hemen hemen her yarıştan da puan çıkarmıştır hatırladığım kadarıyla.lütfen biraz özen gösterelim.

Simdi de sizi dinliyoruz