Boğaziçi’nde oturanlar devlet düşmanıdır!

“Boğaziçi Öngörünüm Alanı” ve “Boğaz İmar Kanunu” hakkında herhangi bir şey biliyor musunuz bilmiyorum. Boğaziçi’ndeki yerleşim birimlerinde yaşayanları bu kanun yakından ilgilendiriyor.

Efendim vakti zamanında ağır ağabeylerimizden birkaçı Boğaziçi’ni korumak, kollamak (!) maksadıyla bir kanun hazırlamışlar. Kurumlarına, “Boğaziçi İmar Müdürlüğü” gibi güzel bir isim uydurduktan sonra harita üzerinde kırmızı kalemle kafalarına göre bir sınır alanı çizmişler ve demişler ki, “buradan buraya kadar bizim sınırlarımız içindedir, kimse oturduğu binaya izin almaksızın bir şey yapamaz!!”

Beykoz, Sarıyer, Beşiktaş ve Üsküdar Belediyeleri, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olarak çalışan Boğaziçi İmar Müdürlüğü’ne tabidir. İmar konusunda yerel belediyelerin değil, Boğaziçi İmar Müdürlüğü’nün borusu öter.

Kanun gereği Sarıyer’de, Beykoz’da, Bebek’te, Beşiktaş’ta, ve sair yerleşim birimlerinde, oturduğunuz binanın ya da çalıştığınız iş yerinin herhangi bir tadilatını yapmak için Boğaziçi Öngörünüm denilen yerden izin almanız gerekiyor. Müsaadeleri olmazsa bırakın deprem güçlendirmesini, çatı değiştirmeyi dış cepheye çivi bile çakamıyorsunuz. Binayı boyayıp güzelleştirmek ona keza… Hatta işin başındakiler ellerini masaya vurarak, “Yapamazsın hemşerim, camın kırılsa değiştiremezsin!” diyorlar.

Bu müessese nasıl çalışıyor ve bu kadar yerleşim alanını denetliyor?

Öncelikle belirtmeliyim ki; en çok şikâyetlerden ve ihbarlardan nemalanıyorlar. Sonrasında sivil olarak devriye atıyorlar. Zaman zaman helikopterle yukarıdan gözlemde bulunuyorlar ve sürekli olarak yerleşim bölgelerini fotoğraflıyorlar. Uydu takibi de işlerini kolaylaştırıyor. Örneğin çatınızı değiştirmeye başladığınız günün akşamına kadar zabıtalarla muhatap olmuyorsanız, ikinci gün mutlaka bir ekip otosunun evinize yanaştığını görüyorsunuz. Mutlaka geliyorlar.

Boğaziçi İmar Müdürlüğü için Türkiye’nin en ciddi çalışan kurumu diyebiliriz. Ne asker, ne polis işlerini bu kadar gönülden yapmıyor. Bahsi geçen kurum ise gecesini gündüzüne katarak ve her türlü imkanı kullanarak görevlerini yerine getiriyor. Çalışma sistemlerini görseniz devleti koruduğunu düşünürsünüz. Boğaziçi İmar Müdürlüğü’nün başına bir şey gelse koca ülke çökecek sanki, öyle bir havaları var.

Boğaziçi İmar Müdürlüğü ve halk arasındaki ilişkiyi örneklerle anlatmaya çalışayım. Daha açık olur belki.

Tarihi eser olmayan (tarihi eser olsa bir de Anıtlar Kurulu’yla görüşmeniz gerekiyor) bir binanız var ve görüntüsü harabeyi andırıyor. Siz de “konu komşuya rezil olmayalım, adam gibi bir yerde oturalım” düşüncesiyle binanızı güzelleştirmeye niyetleniyorsunuz. Bakın niyetiniz ne kadar halis. Hatta diyorsunuz ki, “Dünyanın en güzel yerlerinden birisinde ikamet ediyorum. Bari benim evimin görüntüsü bu güzelliği bozmasın. Çiçek tarlasındaki bok gibi durmayayım.” Boğaziçi Öngörünüm’e gidip, yapacaklarınızı, iyi niyetinizi anlatıyorsunuz. Evinize bir heyet gönderiyorlar, fotoğraflar çekiliyor ve alınacak kararın size bildirileceğini söyleyip gidiyorlar. Sonra bey amcaların keyfi yerine geliyor ve yaptıkları toplantıda sizin dilekçenizi de dikkate alıyorlar. Karar yüzde 90 “Hayır, Olmaz!” diye çıkıyor. “E ama ben boğazın güzelliğini bozmamak için…” diye itiraz edecek oluyorsunuz, “Sittir lan!” diyorlar.

İkinci örnek ise şöyle: Her şeyi hazırladıktan sonra kimseye sormadan, izin almadan işe başlıyorsunuz. İlk günü kurtarsanız bile ikinci gün zabıtalar inşaat alanını basıyorlar. İzin belgenizi görmek istiyorlar. Göremezlerse ve siz de eğer yumuşak başlı birisiyseniz ortalığı yakıp yıkıyorlar. Yok, eğer biraz sert birisi iseniz o zaman sağlam bir makbuzu önünüze ceza diye bırakıyorlar.

Bu örnekteki arkadaşların niyeti, evini bulunduğu muhite uygun hale getirmekti. Yani, bahsi geçen kanunun uyuyor. Boğazın güzelliğini korumak falan filan…

Geçelim bir başka arkadaşa. Bu elemanın mutlaka ama mutlaka tadilat yapması lazım. Çatısının değişmesi gerektiğini, binaya ısı yalıtımı yapılması gerektiğini düşünelim. Doğal şartlar gereği bu çalışmaları yapmak zorunda, mecbur yani. Bunların hepsi daha sağlıklı bir ortamda yaşamak için gerekli olan şeylerdendir ve her insan evladının böyle bir hakkı vardır. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin ikinci basamağında “kendisini ve ailesini emniyete almak, tehlikelerden uzak tutmak” diye geçer bu konu. Neyse, yine her şey hazır olsun. Bu arkadaş izin almak için Boğaziçi Öngörünüm’e gider ve aynı cevabı alır. “Ya-pa-maz-sın!”

Siz bunları yapamazken; yalılarında espresso içip, Vivaldi dinleyerek Türkiye’nin aydınlık geleceğine kafa patlatan kalantorlar, araya koydukları hatırlı yakınlarıyla her türlü izni alıyor ve gerekirse rüşvetini vererek evlerini yaptırabiliyorlar (Bkz. İnönü Stadı’nın arkasındaki Süzer Plaza, namı diğer Gökkafes). An itibariyle Beykoz sınırlarında 3 tane yeni yalı yapılıyor. Hem de çelik konsültasyonlusundan falan. Ama izin almışlardır değil mi? Almışlardır… Zaten bu ülkede izinler ve yasakların kriterleri hep Ahmetlere, Mehmetlere ve Ajdalara göre belirleniyor.

Buyurun size tümgazeteler.com’dan alınan bir haber: Ajda Pekkan, çivi çakmanın bile yasak olduğu “Boğaziçi öngörünüm”  alanı içinde yer alan arazisine, çatı katıyla birlikte dört katlı villa yaptırıyor.

Boğaziçi’nde yaşayanların (özellikle Sarıyer ve Beykoz) sadece arsa tapusu vardır. Kullanılan bina için kat tapusu yoktur. Yani devlet nezdinde o bölgede sizin sadece arsanız var, binanız yok. Dolayısıyla siz de orada yoksunuz. Ama devlet sizden oturduğunuz evin vergisini, elektriğinin faturasını, doğalgazının ücretini, suyunun parasını alıyor. Yani orada bir ev yok ama oraya getirilen su, doğalgaz, elektrik var.

Mahkemeye gidip, “Hakim Bey çatım su alıyor. Çatıyı değiştirmem lazım. Boğaziçi’nden izin almaya çalıştım vermediler. Bu suyun bir kısmı dışarı tahliye edilebiliyor ama bir kısmını da zemin emiyor. Yıllar sonra temele varacak olan bu su temeli çürütüp evin çökmesine sebep olabilir. Ben ve ailem ölüm tehlikesiyle karşı karşıyayız” dediğiniz zaman devletin cevabı, “Senin orada sadece arsan var, evin yokki. Mahkeme bitmiştir!” oluyor.

E o zaman ben bu arazimde koyun otlatayım, domates, biber falan ekeyim dediğinizde de, “Orası tarım arazisi değilki, yapamazsınki” diyorlar.

Özetle Boğaziçi Öngörünüm Alanı’nda yaşayan ve sadece arsa tapusuna sahip olanların hali pür melali bu şekilde. Evleri yok ama bütün faturaları ödemekle yükümlüler. Ölüm tehlikesiyle karşı karşıyalar fakat nasıl olsa orada yaşamıyorlar. Bu problem bir kanun olduğu için belediyelerle ilgili değil. Direkt olarak meclisi bağlıyor.

Buradaki halkı adam yerine koymayan devlet, o vatandaşa “Vergini vereceksin, askere geleceksin, gerekirse vatanın için öleceksin” diyebiliyor. Sonra sıra bana geliyor, ben de kafasını alırsın diyorum o devlete!

Bookmark and Share

3 Yorum

ilhan  November 17th, 2008 tarihinde demis ki;

işte devletimizin ayıbı…

sefer ak  November 23rd, 2011 tarihinde demis ki;

Harika bir site yapmışsınız.Hep doğruları yazmışsınız.
Fakat eksik kalmış.Çünkü mülkiyet hakkı açından baktığınızda,öngörünümde arsaları olanların çok küçükte olsa yapı yapma hakkınıda savunmalısınız.Yoksa tutarsız olmazmısınız?Bizim bu talebimizi desteklerseniz cabanıza güçlü bir katkı yapaçağız.Ayrıca biliyorsunuz öngörünümde örneğin deprem nedeniyle binanı yıkıp yapmak yasak.Bu yasağın kaldırıması mücadelesi öngörünümdeki arsaların çok küçükte olsa yapı hakkı ile ayrılmaz parçalardır.Güçlerimizi birleştirelim.

sedat pekdemir  February 28th, 2012 tarihinde demis ki;

çok güzel anlatmışsınız teşekkürler

acaba öngörünümde kalan bir binaya demreme dayanıklı değil diye rapor alınsa da tamirat yaptırılamaz mı?

Simdi de sizi dinliyoruz