Ben küçükken Şile’ye pikniğe giderdik. Ümraniye yolları stabilizeydi, Ümraniye Sondurak dediğimiz yer gerçekten de son duraktı. Daha ileri gitmezdi otobüsler. Ümraniye’yi geçtikten yol kenarında kızarmış piliç satan dükkânlar olurdu. Biraz daha gidip Ömerli’yi de geçince mevsimine göre mısırcılar, gözlemeciler, meyve sebze satanlar da olurdu.
Acarkent falan yoktu o zamanlar, Beykoz Konakları da yoktu. Bugün villaların cirit attığı yerlerde çakalların gezdiği ormanlar vardı. Bunları hatırlıyorum diye 100 yaşında zannetmeyin beni, sadece 15–16 sene öncesinden bahsediyorum.
Çevresindeki ormanları kemire kemire Şile’ye kadar dayanan İstanbul sadece ormanları değil, orman köylüsünü, bir şekilde yaşamaya devam eden o sakin kasaba yaşamını da yok etti.
“Eski günler ne güzeldi üf yaa,” diye ağlayacak değilim, böyle olması gerektiği için böyle oldu. Son 50 yılda milyonlarca insanın koşarak gelip doluştuğu bir şehirden bahsediyoruz, daha farklısı beklenemezdi.
Ben “Ümraniye köydü,” diyorum, babam “Maslak’ta çakallar gezerdi,” diye anlatıyor. Eğer dönüp gelir de İstanbul’da yaşarsam çocuklarım Ömerli’deki, Şile’deki gökdelenleri, iş merkezlerini gösterip “eskiden ormandı buralar” diyecekler. Göç engellenmedikçe, normal gelişmeler bunlar.
Aslında kafama takılan başka bir şey bugün.
Bütün dünya aylardır Domuz Gribi tantanasıyla yatıp kalkıyor. Aşılar, ilaçlar, maskeler yok satıyor. Türkiye’de Sağlık Bakanı “herkes aşı olsun,” derken Başbakan kalkıyor, “bana ne ben aşı olmam, gerek yok,” diyor.
Devam
Son Yorumlar