'Pazarlama' Kategorisi Incileri

Veli Göçer Sendromu

Tarım Bakanlığı, ürünlerinde hile yapan firmaları açıklayarak gıda sektöründe bir devrim yaptı. Eğer bu iş devam ederse çok canlar yanacak, çok markanın başı ağrıyacak. Ama o kadar güvenim kırılmış ki bu ülkeye, aklıma hemen başka senaryolar geldi.

Bu ülkede bir Veli Göçer sendromu var. Siz günah keçisi deyin, ben Veli Göçer diyorum.

Veli Göçer, 17 Ağustos Depremi’nin ardından başı yanan tek müteahhit. Marmara Bölgesi yerle bir oldu, binlerce bina yıkıldı, insanlar öldü. Bu korkunç felaketin ardından konuşulan tek isim vardı: Veli Göçer.

Sanki yıkılan tüm binalar onunmuş gibi, depremde ölenlerin tek sorumlusu kendisiymiş gibi, bütün medya aylarca Veli Göçer’i konuştu. Bu karmaşada çok sayıda müteahhitlik firması el değiştirdi, dükkânı kapatıp kaçtı. Ortada yüzlerce sorumlu varken, kabak Veli Göçer’in başına patladı.


Devam

Balınıza banayım!

Birkaç aydan beri bir bal furyasıdır gidiyor Türkiye’de. Belki 10 yeni firmanın reklamları dönüyordur televizyonlarda. Biri tutmuş 1 kilo fiyatına 5 kilo bal sattığını söylüyor, öteki Anzer Balı’nda büyük indirim yaptığını iddia ediyor.

Bal, bu toplumun en değer verdiği doğal şifa kaynağıdır. Soğuk algınlığı, solunum yolu enfeksiyonu, grip gibi birçok hastalıkta kullanıldığı gibi, kahvaltıların da vazgeçilmez besinlerinden biridir. İnsanlar zeytine, peynire güvenmezler ama bala güvenirler. Çünkü bilinen pazarlama hilelerinin neredeyse hiçbiri uygulanamaz bala. Yapılan en büyük hile şeker karıştırmaktır ki onu da fark edersiniz ve bir daha aynı yerden bal almazsınız, olur biter.

Fakat bu yeni furyanın balcıları, bildiğimiz hilelerin dışında bir yol keşfettiler. Buna eminim. Ben, bu adamların hiçbirinin bal sattığına inanmıyorum. Bal değil onlar.


Devam

Esnaf samimiyeti

Esnaflik herkesin harci degilKarikatür: Selçuk Erdem

Eğri oturup doğru konuşmak lazım. Türkiye birçok konuda gelişmiş ülkelerle aşık atacak seviyede değil, o seviyeye ulaşmasına da çok vakit var. Yine de Türkiye ile gelişmiş ülkeleri birbirinden ayıran en önemli olgulardan biri, Türk insanının samimiyeti ve bu samimiyetin ticarete yansıması diye düşünüyorum.

Esnaflık güzeldir Türkiye’de. Küçük esnaflığın birçok detayında Ahilik etkilerini görebilirsiniz. Alışverişlerdeki samimiyette, müşteriye gösterilen alâkada, bulunulan ikramlarda hâlâ önce insan diyen ve kârı ikinci planda tutan Ahiliğin izleri bulunur.

Zaten olması gereken bu tip detaylar, günümüzde marketing derslerinde okutulur, üzerine tezler yazılır; müşterisinin güvenini kazanmak isteyen büyük markalar bu gelenekleri çok yeni bir şeymiş gibi sunup, yararlanmaya çalışırlar.

Ne kadar samimi görünürlerse görünsünler, işin arkasında “karşıdaki dükkân henüz siftah etmedi, kalan alışverişinizi oradan tamamlayın” diyen eski esnafların değil, “rakip markanın iflas etmesi için neler yapabilirim” diye düşünen kâr odaklı şirketlerin mantalitesi olduğu için, yapmacık olur bu ilişkiler.


Devam

Kulak temizlemede inovasyon fikirleri

Kulak temizleme çocuklar için işkencedir!Küçükken annelerimiz nasıl temizlerdi kulaklarımızı? Ucu ıslatılmış havluyla kulağı mıncıklananlar kimler?

Şahsen en nefret ettiğim şey kulak temizliğiydi küçükken. Küçük çocuklar genelde banyodan kaçar ama ben banyoyu sever, banyo sonrası kulak temizleme seansına gelindiğinde yaygarayı basardım. Evin içindeki uzun kovalamacanın ardından güdümlü anne terliğiyle durdurulur, kulaklarıma giren ıslak havlunun acısına katlanmak zorunda kalırdım.

Ta ki dedemin taktiğini annem de uygulamaya başlayana kadar. Dedem kulağına bir şey sokmazdı çünkü. Kâğıttan huni yapıp ucunu yakar, kulağına dikerdi. Kâğıdın ucu yandıkça oluşan vakum, kulağındaki bütün kirleri o huninin içine çekerdi. Bunu yaparken sık sık görmüştüm dedemi. Hatta arkadaşlarına falan da yapardı aynı işlemi. Sonradan öğrendim ki dedemin fikri değilmiş, yüzyıllardır kullanılan bir yöntemmiş.


Devam

Sağlık sektörüne para lazım

kus gribi yalan dolandir!Ben küçükken Şile’ye pikniğe giderdik. Ümraniye yolları stabilizeydi, Ümraniye Sondurak dediğimiz yer gerçekten de son duraktı. Daha ileri gitmezdi otobüsler. Ümraniye’yi geçtikten yol kenarında kızarmış piliç satan dükkânlar olurdu. Biraz daha gidip Ömerli’yi de geçince mevsimine göre mısırcılar, gözlemeciler, meyve sebze satanlar da olurdu.

Acarkent falan yoktu o zamanlar, Beykoz Konakları da yoktu. Bugün villaların cirit attığı yerlerde çakalların gezdiği ormanlar vardı. Bunları hatırlıyorum diye 100 yaşında zannetmeyin beni, sadece 15–16 sene öncesinden bahsediyorum.

Çevresindeki ormanları kemire kemire Şile’ye kadar dayanan İstanbul sadece ormanları değil, orman köylüsünü, bir şekilde yaşamaya devam eden o sakin kasaba yaşamını da yok etti.

“Eski günler ne güzeldi üf yaa,” diye ağlayacak değilim, böyle olması gerektiği için böyle oldu. Son 50 yılda milyonlarca insanın koşarak gelip doluştuğu bir şehirden bahsediyoruz, daha farklısı beklenemezdi.

Ben “Ümraniye köydü,” diyorum, babam “Maslak’ta çakallar gezerdi,” diye anlatıyor. Eğer dönüp gelir de İstanbul’da yaşarsam çocuklarım Ömerli’deki, Şile’deki gökdelenleri, iş merkezlerini gösterip “eskiden ormandı buralar” diyecekler. Göç engellenmedikçe, normal gelişmeler bunlar.

Aslında kafama takılan başka bir şey bugün.

Bütün dünya aylardır Domuz Gribi tantanasıyla yatıp kalkıyor. Aşılar, ilaçlar, maskeler yok satıyor. Türkiye’de Sağlık Bakanı “herkes aşı olsun,” derken Başbakan kalkıyor, “bana ne ben aşı olmam, gerek yok,” diyor.


Devam