Einstein bize aptal demiş olabilir mi?
Akay Perker, 2 Ağustos 2008
“21. yüzyıl ile birlikte, insanın evrim sürecinde bir kavşak noktasına gelindi. Doğal seleksiyon, yani en güçlünün, en akıllının ve en hızlının daha fazla üreme imkânı bulduğu ve insanın mükemmel niteliklerinin gözetildiği bu süreç, artık daha farklı nitelikleri öne çıkarmaya başladı.
Zamanın pek çok bilim kurgusu, daha modernize olmuş, zeki bir gelecek hayal eder. Ama zaman geçtikçe, olaylar tam aksi yönde gelişmeye başladı. Büyük bir zekâ gerilemesi.
Bu nasıl oldu?
Evrim muhakkak zeki olanı ödüllendirecek diye bir kaide yok. Fazlalıkları budayacak doğal bir avcı olmadığı için evrim süreci, en fazla üreyeni ödüllendirmeye başladı. Ve zeki olanları, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı.”
[Idiocracy, intro]
Sürekli film noir izlemekten sıkıldığını fark ettiğim ruhuma aslında şimdilik çok iyi gittiğimizi ispat edebilmek için distopya konulu filmlere ve kitaplara sardım bu sıralar. En azından bugün kötünün iyisini yaşadığımızı düşünüp mutlu olabiliyorum. Google henüz 1984′ün Big Brother’ı kadar güçlü değil. Güçlüyse de henüz bunu bize çaktırmıyor. Şimdilik motorlu taşıtlar üretmekle meşgul olan Ford, bir Brave New World hazırlamadı bize.
Neyse konumuz bunlar değil. Konu, Idiocracy. Mükemmel bir konunun son derece sıradan bir kurgu ve oyunculukla harcandığı, buna rağmen yerinde esprileriyle bir miktar eğlenceli olmayı ve izleyiciyi kısmen düşündürebilmeyi başarabilen bir distopik komedi filmi olmuş Idiocracy. Başarılı bir film demiyorum, ama hikâye çok başarılı. ABD’de geçiyor olsa da tarihten aldığı gücü bir kenara bırakıp dandik bir New York taklidi olmaya çalışan İstanbul için de son derece uygun.
Claudia Cardinale 27. Uluslararası Film Festivali’nin konuğu olarak İstanbul’a gelmiş. Görmeyi hem istedim hem istemedim. Filmlerini hayranlıkla izlediğim bir aktristi Türkiye’ye gelmişken görmeyi isterdim elbette, ama siyah beyaz günlerin o eşsiz güzelliği artık 70 yaşında bir teyze. Kozmetik teknolojisinin tüm nimetlerinden yararlanmaya çalışsa da, C’era una volta il West’teki o şeker Jill değil artık kendisi.
Adam diyor ki; ?Eskiden daha kolaydı. Bir erkek, erkek olmanın ne demek olduğunu bilirdi. Zorluklara göğüs gererdiniz. Öyle yapmaya hakkınız vardı, öyle yapmanız beklenirdi. Yaşam şekliniz ve aldığınız eğitim sizi kaçınılmaz mücadelelere, parçalanma ve hatta ölümle sonuçlanabilecek mücadelelere hazırlardı. Sonra bir şey oldu, ahlak kurallarının geçerli olduğu bir çağa girdik. Avukatlar, bizi güden çobanlar haline geldi ve eskiden anlaşılması gayet kolay olan şeyler, adına medenileşme dediğimiz şeyin bürokrasisinin çarkları arasında arapsaçına döndü. Artık bir erkek yaşadığı zorluklara göğüs geremez oldu. İşini mahkemeler ve avukatlar yoluyla halletmek ve bürokrasinin yıldırıcı koridorlarında yorucu yolculuklar yapmak zorunda kaldı. Kadınlar eşitlik istedi ve aldı. Bunu, erkeğin sahip olduğu her şeyi elinden alarak değil, onu düzen kisvesi altında kısırlaştırarak yaptılar. Ne söylediğiniz umurumda değil. Bunun adı gelişme değil, bunun adı evrim değil, bu bir hastalık ve nelerin tehlikede olduğunu anlayan birine ihtiyacı var; hakiki bir erkek gibi dik durabilen, haksızlık ve adaletsizlik karşısında boş boş oturmayan birine??