Esnaf samimiyeti
Karikatür: Selçuk Erdem
Eğri oturup doğru konuşmak lazım. Türkiye birçok konuda gelişmiş ülkelerle aşık atacak seviyede değil, o seviyeye ulaşmasına da çok vakit var. Yine de Türkiye ile gelişmiş ülkeleri birbirinden ayıran en önemli olgulardan biri, Türk insanının samimiyeti ve bu samimiyetin ticarete yansıması diye düşünüyorum.
Esnaflık güzeldir Türkiye’de. Küçük esnaflığın birçok detayında Ahilik etkilerini görebilirsiniz. Alışverişlerdeki samimiyette, müşteriye gösterilen alâkada, bulunulan ikramlarda hâlâ önce insan diyen ve kârı ikinci planda tutan Ahiliğin izleri bulunur.
Zaten olması gereken bu tip detaylar, günümüzde marketing derslerinde okutulur, üzerine tezler yazılır; müşterisinin güvenini kazanmak isteyen büyük markalar bu gelenekleri çok yeni bir şeymiş gibi sunup, yararlanmaya çalışırlar.
Ne kadar samimi görünürlerse görünsünler, işin arkasında “karşıdaki dükkân henüz siftah etmedi, kalan alışverişinizi oradan tamamlayın” diyen eski esnafların değil, “rakip markanın iflas etmesi için neler yapabilirim” diye düşünen kâr odaklı şirketlerin mantalitesi olduğu için, yapmacık olur bu ilişkiler.
Cep telefonunuza bankanızdan aynı dakikada iki SMS düşebilir. İlk SMS’de “doğum gününüz kutlu olsun, sizi çok seviyoruz, birlikte nice yıllara :)” yazarken, ikinci SMS’de “ödesene lan borcunu, icraya veririm bak” yazabilir.
Kurum kimliğindeki o sıcaklığın, samimiyetin arkasında bir makine olduğunu bilirsiniz.
Elbette ki bunlar olacak. Günümüzün ekonomik gereksinimleri bu yönde. Çünkü siz “karşıdaki dükkân siftah etsin,” diye müşterinizi oraya yolladığınızda, karşıdaki dükkân “bana vergi cezası kestiniz, ona da kesin,” diyecek ve size vergi memurlarını yollayacaktır.
İnsanlar ne kadar bilinçli tüketici rollerine bürünseler de, sizin atacağınız tüm yemleri yutarlar. Müşterinizin doğum gününde atacağınız bir SMS, onun size üç müşteriyle birlikte dönmesini sağlar.
Çok fazla şişirildiğini düşündüğüm sosyal medya ortamlarında birkaç kişiye ürünlerinizden birkaçını hediye ederseniz, ne kadar üçkâğıtçı bir firma olursanız olun, hakkınızda methiyeler düzülür.
Evimin yakınlarında büfe/bakkal karışımı üç dükkân var. Her sabah çıkarken mutlaka sigara alırım, ama sadece birini tercih ederim. Nedeni çok basit.
Buraya taşındığımda diğer iki dükkânı da denedim. Birini ihtiyar bir kadın, diğerini iki genç adam işletiyor. İhtiyar kadın sigara sorduğumda televizyona bakmaktan benimle ilgilenmeye fırsat bulamazdı. Gençler ise daha ikinci günde içeri giren müşteriye aldırmadan akşamki maçı tartışmaya devam edip, beni de tartışmaya dahil etmeye çalıştıkları için kendilerinden de dükkânlarından da tiksindirdiler. İkisini de birer hafta süreyle denedim, olmadı.
Üçüncü hafta, halen alışveriş yapmakta olduğum dükkânı denedim. İki gün üst üste sigara aldım, üçüncü gün dükkâna girdiğimde ben daha bir şey söylemeden raftan sigaramı alıp önüme koydu adam. O zamandan beri, dükkâna her girdiğimde gülümseyip “hoş geldin abi” diyerek verir sigaramı. Ben de sadece sigarayı değil, diğer iki dükkânda belki daha ucuz olabilecek ihtiyaçlarımı bile ondan alırım. Kazıklanmış mı oldum?
Ne kadar basit değil mi? Sadece müşteriyi hatırlamak, güler yüz göstermek ve “hoş geldin” demek yetti beni müşteri olarak garantilemesine.
Bunu büyük marketlerle, iş dünyasıyla karşılaştırıp, “nedir yani Trader Joe’s sana hoş geldin diyor mu, Vons sana sigara mı ikram etti” gibi sorular sormayın. Büyük marketlerde bunu beklemiyoruz zaten.
Ben diğer dükkânlarda daha ucuza bulabileceğim ihtiyaçlarımı bu dükkândan alıyorsam, şu gerizekâlı marketin reklam teması olarak kullandığı öküzlerden biri mi oluyorum? Hani tüm outdoor alanlarını reklamlarıyla kaplamışlardı ya, “burada daha ucuzu varken başka yerden alacak kadar inek miyim?” diye soruyorlardı.
Değilim, bilakis “bizden alışveriş yapmayan öküzdür,” diyecek kadar alçalan, en laubali dille reklam yapan bir firmadan alışveriş yapmayarak doğru yolda gittiğimi biliyorum.
Eski gelenekler, olması gereken şeyler bugün inovasyon diye, müşteri memnuniyeti diye sunuluyor, bilinçli müşteri olmakla övünen “modern” şehir insanı da bunları yiyor ya, en çok ona acıyorum.
Son kullanıcıyla muhatap olmayan bir ithalatçıyım sadece, ama getirdiğim ürünlerin bile kendini büyük marka olarak lanse eden firmaların elinde rezil edildiğini gördükçe kendimden utanıyorum.
Samimiyet ve laubalilik birbirinden çok farklı şeyler. Firma ismi vermeyecektim ama örnek için söylüyorum, samimi olmaya çalışırken kendinden tiksindiren Atlas Jet, Media Markt, Avea gibi firmalardan olmayın. Aradaki farkı koruyun.





Albatros December 31st, 2009 tarihinde demis ki;
Allah’ına kurban olayım, ne güzel anlatmışsın. Ben de özellikle GSM firmalarının vatandaşı eşek yerine koyan reklamlarına deli oluyorum. Telefonunu şarj etmek için aküye kablo bağlayan salak, evrakı jetle göndereceğim diyen bayanı ciddiye alıp yürüyüş bandından düşen geri zekalı gibi; sanki ürünlerinin hedef kitlesi düşünme özürlülermiş gibi bütün reklam konseptlerini bu şekilde hazırlayan GSM firmalarına deli oluyorum.
Bunun yanısıra bütün sektörlerde bakkal – market savaşına benzer bir savaş olduğunu düşünüyorum. Büyük para sahipleri piyasada dolaşan her paraya göz dikmişler. Sosyal sorumluluk diye bir şey sözkonusu bile değil. Piyasaya öyle müdahaleleri var ki, maksat para kazanmaktan ziyade rakibi piyasadan silmek. Sanki silinenin yerine yeni bir gariban gelmeyecek, piyasa tamamen kendisine kalacak gibi. Bunu yaparken de reklamlarda her türlü rahmani sıfatı kullanmaktan geri durmuyorlar.
Tabii bir de insanımızın güce perestij etmesi sözkonusu. “Ben büyümek istemiyorum, işim küçük kalsın, kafamı üç günlük dünyanın dertleri ile doldurmayıp hayatımı da yaşayayım, şurdan kazandığım üç kuruş bana yeter çok şükür” deme şansı bırakmıyorlar insana. Pazarda var olabilmek için illa ki büyümeli veya yokolmalısın dayatılıyor. Ailene ve kendine zaman ayırabilmek için ömrünü çürütüp bütün her şeyini, paranı, zamanını işine gömeceksin. Tutarsa, 60′ından sonra işini profesyonellere devredip uzlete çekilebilirsin, tutmazsa da hırsına mağlup oldu derler. Yoksa gül gibi işi vardı, yetinmedi büyüteyim derken hepsini kaybetti derler.
Ama aynı dertleri çeken biri olarak biliyorum ki, fazla dert etmeye gerek yok, çaba gösteren herkes rızkını bir şekilde bulacaktır. Yeter ki dinamızmi kaybetmeyelim, uyuşmayalım.