Gittim Gezdim Geldim / Eskişehir
Nevşehir’de son bulduğumuz otobüsle planlarımızın aksine beklenmedik bir şekilde Kayseri’ye geri dönmüştük. Konya’ya gidemeyeceğimizi anlayınca rota üzerindeki son değişikliği yapıp geceyi yolda geçirerek Eskişehir’e dönmeyi ve batıyı gezmeye karar verdik. Kayseri’den Eskişehir’e direkt tren bulamayınca, nasıl olsa Ankara’dan buluruz diyerek başkente gittik ilk önce. Ankara’yı ilk gidişimizde sevmemiştik ve bu yüzden vaktimizi garda katletmeye karar verdik.
Başkentte hiç hesapta olmayan bir sürprizle karşılaştık. Yollardaki bakım nedeniyle Ankara-Eskişehir arası ulaşım, normal trenlerden YHT’ye devredilmiş (YHT=Yüksek Hızlı Tren-Kısaltmayı tersten okuyunca THY oluyor, gizli mesaja dikkat!). YHT lüks bir tren çeşidi, hem de yeni. Dolayısıyla yeni olana azami kıymet verme hastalığı TCDD’de de tezahür ediyor. O yüzden parası olmayanı almıyorlar yüksek hızlı trenlere. Dolayısıyla bizim tren tur kartlarımız da bir işe yaramıyor ve gişeye gerekli meblağı yatırdıktan sonra Eskişehir yolcusu oluyoruz.
Öncelikle her yerde gözümüze sokulan yüksek hızlı trenlerden bahsedelim. Şekil itibariyle diğer trenlerden ayrı bir havası var. Lokomotif ve vagon sistemini kaldırmışlar, treni tek parça halinde tasarlamışlar. Görünüşü uzay araçlarını anımsatıyor biraz. Normal trenlere elini kolunu sallayarak binen vatandaşlar, yüksek hızlı trene binerken X-Ray cihazından geçirilip, yalandan aramaya tabi tutuluyorlar. Biletleri bayan kontrolörler yapıyor. Zaten TCDD, politika olarak göze hitabetmeyi tercih etmiş. İlanlarını, reklamlarını falan görünce Türkiye’de raylı ulaşımın aşmış olduğunu düşünüyorsunuz ama yola çıkınca kandırıldığınızı anlıyorsunuz.
Neyse; trenlerin içi oldukça ferah ve yeniliği göz kamaştırıcı. Koltuklar falan oldukça rahat, ergonomik tasarlamışlar ve uyku ihtiyacınıza en iyi şekilde cevap verebiliyorlar. Teknolojiyi kullanmakta cömert davranmışlar. Zaman zaman film yayını yaptıkları LCD ekranlara uçaklarda olduğu gibi yol haritası koymuşlar ve lokasyonunuzu, o anki süratinizi anlık olarak öğrenebiliyorsunuz. Özetle, hızlı trenler uçaklardan ilham alınarak tasarlanmış. Sanırım yolculuk esnasında yiyecek-içecek servisi de yapılıyor. Sanırım diyorum çünkü bir ara uyandığımda etrafta kağıttan yapılmış bardaklar falan görmüştüm. Yüksek hızlı trenlerin rayları ve yolları yeni. O yüzden TCDD’nin diğer ekspreslerinde olduğu gibi aynı ray üzerinde karşıdan gelen trenle kafa kafaya çarpışmamak için yavaşlayıp, diğer trenin makasa girip yön değiştirmesini beklemiyorlar. Bu şartlar altında yaklaşık 1 saatlik yolculukla Eskişehir’e ulaşabiliyorsunuz.
Ne yalan söyleyeyim Eskişehir bugüne kadar hiç ilgimi çekmedi. Geziye çıkmadan önce hakkında ufak bir araştırma yapmıştım hepsi o. Biraz ön yargılı olduğumu söyleyebilirim. Eskişehir’e gitmek için beni cezbeden iki şey vardı. Bunlardan bir tanesi ilk milli arabamız Devrim, diğeri ise Odunpazarı Mahallesi…
Eskişehir’e öğlenin sıcağında indik. Havadaki bezdiren sıcak, 24 saatte Kayseri, Ankara, Eskişehir üçlemesinin vermiş olduğu yorgunluk (Üç şehir; boru değil!) ilk anda fikrimizi değiştirmeye, Eskişehir’i bir çay bahçesindeki çınar ağacının gölgesinde tanımaya yönlendirmişti. Gezmek ya da dinlenmek konusunda kendimizle çelişirken en büyük yardımı, karşı konulamaz en büyük güç olan Devrim’den almıştık. Çünkü biz, yorgunluk nedir bilmeyen devrimciler, emekçinin alın terini, karşılığını bir türlü alamadıkları emeklerini sermayeninin köhne çarklarına gözlerinde yaşlarla kurban edip sesleri çıkmayan o mazlum halkın ezilmişliğini düşünüp titremiş ve kendimize gelmiştik (aha! yandı benim devreler!)
Evet Devrim için, devrimin tekerlekli olanı için gelmiştik Eskişehir’e. O da iyi ki bulunduğumuz alanın uzağında değildi. Eskişehir Garı’nın hemen arkasındaki TÜLOMSAŞ Fabrikası’nda ziyaretçilerini bekliyordu Devrim. Devrimi gerçekleştirmek bu kadar kolaydı işte. Bakın, Eskişehir’e yolunuz düşerse Devrim otomobilini görmenizi mutlaka tavsiye ederim. El emeği göz nuru denilen kavramın ne olduğunu orada anlayabilirsiniz. Oraya kadar gitmişken garın hemen arkasındaki TCDD Müzesi’ne de uğrarsanız tren yolları tarihi hakkında geniş bir bilgi alabilir, model trenleri inceleyebilirsiniz. Yaklaşık 100 yıllık eserlerin de yer aldığı müzede demiryolları için gerekli olan alet, edavatın kullanımlarını da öğrenirsiniz. Gerçek hayatta ne işinize yarar bilmem ama tarihin tozlu sayfaları işte; cezbediyor insanı.
Devrim Otomobili’nin hikayesini biliyorsanız devam edelim (Bilmeyenler önce burayı okusun sonra bize yetişsin). Devrim’in neresinden bakarsanız bakın emek görüyorsunuz. Şu ana kadar yapılmış tek Türk arabası olan Devrim, bütün yakınlarını dâr-ı bekaya uğurlayıp dâr-ı fenada bir başına kalan insanlara benziyor. Kimsesiz ve yalnız. Kendisinden önceki üç arkadaşı pres makinalarının altında ezilerek öldürülmüşler. Her tarafından hüzün ve yalnızlık akan, ömrünün sona ermesini bekleyen bu Devrim’i ise TÜLOMSAŞ’ta çalışan işçiler saklayarak kurtarmışlar. Ne de iyi yapmışlar.
Devrim Otomobilleri, Türk sinemasının en güzel eserlerinden birisidir benim için. Bazı gerçekleri korkmadan gözler önüne sermiştir. Bir zamanların cumhurbaşkanını ölçüsü nispetinde eleştirmekten çekinmemiş, neden geri kaldığımızın da ip uçlarını vermiştir. İzlemenizi mutlaka tavsiye ettiğim bu film, Türkiye’de hiçbir başarının cezasız kalmayacağını tekrar tekrar gözümüze sokuyor. Gerçi başarılı olanlar cezasını çektikten sonra unutulmuyor ama cezayı kesenler hafızalardan yavaş yavaş kaybolup gidiyor. Devrim ve Cemal Gürsel arasındaki ilişki de bu işte. Devrim, her bayramı, torunlarının ziyaretine geleceğinin hayalini kurup iple çeken dede, Ankara’daki Devlet Mezarlığı’nda yatan Devrim katili Cemal Gürsel ise iyi ki öldü denilen huysuz ihtiyar oluyor bu durumda. Onu bir tek yandaşları yani korkak bürokrasinin askerleri belli başlı zamanlarda törenlerle hatırlıyor.
Konu yeterince dağıldı, merkez stüdyolarımızdan devam edelim. Devrim ziyareti sonrasında şehri turlamaya başladık Emir’le. Eskişehir için küçük İstanbul diyebiliriz. Her taraf İstiklal Caddesi gibi. Tramvayları bile Kabataş-Zeytinburnu hattı gibi tıkış tıkış. Genç nüfusun sayısı oldukça kalabalık. Adımbaşı kafe, pub, restoran…
Şehir hengamesinden kurtulmak için çıktığımız bu turda yine bir şehrin ortasına düşünce alelacele daha az insanın olduğu yerleri aramaya başladık. Vakit kaybetmeden toplu taşımanın bize sağladığı imkanlarla Odunpazarı’na doğru yola çıktık. Odunpazarı, vakti zamanında köylülerin odunlarını getirip satışa sunduğu bir yer olduğu için bu ismi almış. En önemli özelliği ise bir önceki yüzyıldan kalma evlerin restorasyondan geçirilip aslına uygun olarak düzenlenmesi ve mahallenin hala tarih kokması diyebiliriz. Odunpazarı, Eskişehir’e iki ayrı zamanı yaşatan bir yer. Merkezde yirmibirinci yüzyılı yaşarken Odunpazarı’na çıkınca geçmiş yüzyıla ait olabiliyorsunuz. Temiz, sessiz bir mahalle ve kalabalık ailelerin yaşadığı kocaman eski evler…
Şimdi sitelerin dairelerinde maksimum dört kişilik ailelerde yaşayanların bir kısmı kalabalık aile kavramını, onun heyecanını, sevincini, güvencesini bilemez. O yüzden Odunpazarı’na neden içimin gittiğini de anlayamaz.
Odunpazarı’na gittiğiniz zaman göremeniz gereken yerlerden birisi de Atlı Han. Odunlarını satmak için buraya gelen köylüler, geceyi bu handa geçirirlermiş. Daha sonra da pazara çıkarlarmış. Yanlış hatırlamıyorsam geçirdiği bir yangın sonrası ya da odunların artık Odunpazarı’nda satılmamasından dolayı Atlı Han, eski debdebeli günlerini yitirmiş. Şimdi lüle taşına emek verenlerin yaptığı cânım eserler satılıyor Atlı Han’ın küçücük dükkanlarında.
Şehri turladığımız zaman her tarafın merkezi bir yer hüviyetinde olması dikkatimi çok çekmişti. Şunu anladım ki; Eskişehirli, memleketine ve takımına sahip çıkıyor. On kişiden birinin üstünde mutlaka Eskişehirspor’la alakalı bir şey vardı caddeler ayağımızın altından akıp giderken.
Eskişehir’in sembollerinden birisi de malumunuz Porsuk Çayı. Bunu ulaşıma ve turizme çevirmişler, helal olsun. Çaydaki teknelerle Venedik’teymişçesine sefa sürebiliyorsunuz. Gerçi Porsuk Çayı inanılmaz derecede kirlenmiş, acayip pis bir su olmuş. Onu görünce Marmara Denizi’ne rahmet okudum ne yalan söyleyeyim. Bu arada suni plaj yapmışlar Eskişehir’e. Şehrin biraz dışında olduğu için, hem de hali hazırda denizden kaçtığımız için oraya kadar yormayıp bitirdik Eskişehir turunu…
Devrimimizi yaptıktan, karnımızı doyurduktan sonra yapacak bir şey kalmamıştı Eskişehir’de. Gün de akşama devriliyordu biz ufak ufak garın yolunu tuttuk tekrar. Biletleri Balıkesir’e kestirdik bu sefer.
Sağlıklı bir Devrim’in özellikleri bunlardır. Bunları bilmeyen adamdan devrimci olmaz!
Çiçeğe dikkat! Bir Türk arabasında olması gereken bir zamazingo gibi duruyor ama değil, çok sade bir araba Devrim!
El emeği göz nuru dedikleri bu işte.
Bir devrimin arka tarafı böyle bir şey.
Sessiz sakin mekanlar oralar, kısmetini bekliyor berber amca.
Herkesin mutlu mesut yaşadığı bir yer işte burası.
Bir gün para kazanma derdini bırakıp maket yapmaya başlayacağım. TCDD Garı burası.
Kel alaka her yerde Atatürk’e dair bir şeyler bulmak mümkün bu ülkede.
Odunpazarı’ndaki evlerin hemen hepsi böyle.
Buralarda yaşamanın keyfini başka ne verebilir ki?
Cam kafeslerin arkasından bakan teyzeleri özledik.
Restorasyonda en ufak ayrıntları bile atlamamışlar.
Bir kapıdan ailenin büyüğü, öbüründen diğer aile bireyleri giriyor diye yalan yanlış bilgi veresim var.
Renkleri çok cömert kullanmışlar, hoş olmuş.
Ayrıntılara azami hassasiyet var demiştik.
“Ay ben yaşayamam böyle yerlerde!” diyenler bu dünyada da yaşamasınlar bence.
Görsel şölen var Odunpazarı’nda.
Bir kasaba adam yaşayabilir bu evlerde.
Eğer bir gün parayı vurursam böyle bir mahallede yaşarım geriye kalan ömrümü.
Çok pis Porsuk Çayı. Öyle böyle değil.
Özgürce kirlenmek gibisi yokmuş meğerse. Kirlenmek güzeldir!
Emir’in Pulitzer alacağına inandığı fotoğrafı. “Yollarda yeşeren hayatlar” diye itilmiş, ezik, yalnız yaşamlara vurgu yapmak istiyorum. Jürinin merhamet telleri oynar belki.
Gittim Gezdim Geldim
Gittim Gezdim Geldim / Ankara
Gittim Gezdim Geldim / Kayseri-1
Gittim Gezdim Geldim / Kayseri-2
Gittim Gezdim Geldim / Kayseri-3
Gittim Gezdim Geldim / Nevşehir
2 Yorum
Mine October 15th, 2009 tarihinde demis ki;
Sayenizde devrim arabaları filmini izledim :)Şimdiye kadar neden izlemediğimede şaşırdım aslında.Film hakkındaki düşüncelerinize tamamiyle katılıyorum . Eskişehiri çok merak ediyordum ama porsuk çayının bu kadar kirlenmesine ve kirletmelerine bi anlam veremedim hem bu kadar emek verilip düzenleniyor hemde sonrasında korunmuyor. Teşekkürler bu güzel yazılarınız ve gözlemleriniz için :)








Emir Akın October 14th, 2009 tarihinde demis ki;
Pulitzer ödülü beklediğim fotoğrafın adı da pek bi creative olarak “green tomatoes on the railway!”