Gittim Gezdim Geldim / Nevşehir
Bıyıkları yeni yeni terlemeye başlayan haspam, üzerinde firma logosunun olduğu kravatı da boynuna bağlayınca iyice adam etmiş kendisini. Bavulları büyük bir iş bitiriyormuş gibi yerleştiriyor bagaja. Hepiniz muhtaçsınız bana bakışlarını da oturtmuş gözlerine. Sorulara, muhatabının yüzüne bakmadan yarım ağız cevap veriyor. İşi bittikten sonra dünyanın yükünü sırtlamış insanın yüzündeki yorgunlukla etrafı kolaçan ederek yakıyor sigarasını. Şimdi gerçek kimliğine bürünüyor işte. Suratına oturttuğu büyük adam maskesi sigarayla görülme korkusuna direnemeyerek yavaş yavaş kayıyor çenesine doğru. Sigarayla yakalanınca büyük bir hızla 14 yaşındaki haline geri dönüyor yeni yetme.
-Hassktr! Osman abi nerden çıktın sen!?
-Anamın .mından çıktım, nerden çıkacam. Gel lan şöyle arkaya doğru!
İşte böyle başladı Nevşehir yolculuğu. Sabahın erken saatlerinde ayak üstü bir parodi yorgun bünyelerimize de iyi gelmişti. Az önce hareketlerine sinir olduğum muavine bir anda kanım kaynamıştı. Osman abi de yaptığı samimiyet gösterisiyle gönlümüzü kazanmış, mert bir Anadolu delüğanlısı olduğunu göstererek başımıza yaban ellerde bir iş gelse gözünü budaktan sakınmayacağının sinyalini vermişti. Güvendeydik artık.
Modernliği ile Harem’e beş basan Kayseri Otogarı’ndan Aksaray’a doğru giden bir otobüsle Avanos’a doğru başladı yolculuk. 1 saatimizi ve 10 liramızı vererek bulduğumuz bir otobüsle Kayseri’den Nevşehir istikametine doğru yollardaydık bu sefer. Artık iyiden iyiye gezgin kıvamına gelmeye başlamıştık, gönül dönmek istemiyordu köhne viranesine…
1 saatlik yolculuk kah uyuklayarak, kah harita üzerinde çalışarak geçti. Nerelerden geldik, nerelere gidiyorduk; hem neydi bir sonraki durağımız. Kapadokya dedikleri kocaman bir yer. Vaktimiz kalır mıydı Uçhisar’a, görebilir miydik Ihlara Vadisi’ni. Yol, iz bilmeyen adama yoldaş lazım; tutup yol gösterecek kimsemiz de yoktu. Otobüs sadece oraya gidiyordu…
Avanos’ta indik otobüsten sonra yine kaldık bir başımıza…
Bildiğimiz kadarıyla Avanos, çanak-çömleğiyle meşhur bir yer. Bir ara niyetlendik nasıl yapıldığını görelim diye ama vakit kısıtlı olup, ilgimizi de çok fazla çekmediği için arkamızı dönüp, yolumuza koyulduk. İlk hedefimiz, Göreme ile Avanos’un arasında Paşabağları olarak adlandırılan ve Zelve Vadisi’ne 1 kilometre kadar uzaklıkta olan bir bölgeydi. Bu yolu ilk önce herhangi bir araca binerek gitmeyi düşündük. Ama ulaşımda sıkıntılar olduğu için “biraz yürüyelim ileride bineriz” diye 7 kilometrelik yolu arşınlamaya başladık. Ha şimdi, ha birazdan derken yürüye yürüye bitirdik 7 kilometreyi. Sessizliğin ortasında bir başına yürümek insana büyük bir keyif veriyormuş bunu tecrübe ettim.
Gezinin başında yorulup geri kalan zamanı dinlenerek geçirmek de bir ihtimaldi ama enerji seviyemizde bir düşme olmadı gün boyu. Yürüyüş yaklaşık 1.5 saat sürdü. Eğer, Emir benim kestirmeden gitme teklifimi değerlendirip aşağıda gördüğünüz dağı aşmayı kabul etseydi daha da erken bitirebilirdik bu yürüyüşü.
Dinlenmek için farklı yerleri seçtik sürekli. Bazen bir peribacasının tepesinde tünedik, bazen yol kenarında pinekledik. Yanımızdan otobüsleriyle geçen turist kafilelerinin ilgi odağı haline geldik. Şaşkınlıkla karışık bir takdir vardı bakışlarında. Hele de o beyaz şortlu, mavi tişörtlü, mavi gözlü sarışın abla…
Uzun bir yürüyüşün ardından çevrede insan görmeye başlayınca Paşabağları’na yaklaştığımızı anladım. Aradığını bulan insanların huzurunu yaşamaya başladık hafiften. Paşabağları, Zelve’ye gitmek isteyenlerin ilk durağı. Ziyaretçiler burada bir müddet mola verdikten sonra peribacalarının asıl yoğunlukta olduğu Zelve’ye doğru hareket ediyorlar. Anladığım kadarıyla Paşabağları yaşam ve dini alan olarak kullanılmış.
Peribacaları tüflerde oluşuyor malumunuz. Yanardağlardan fışkıran tozlar ve kumlar peribacalarının ana maddesi diyebiliriz. Bildiğiniz kumun değişik bir şekli bu. Rüzgarlardan, sellerden, yağmurlardan etkilenerek şekil alıyorlar. Aslına bakarsanız gayet dandik bir şey. Dokunduğunuz her şey ufalanıp gidiyor ellerinizin arasından. Peki bu yapılar yüzlerce yıl bu şekilde nasıl kalmış diye bir soru gelebilir aklınıza. Ne bileyim, ben de anlayamadım…
Paşabağları’nda keşif ekibi gibi meraklı meraklı dönüp dolaşırken asıl gezilmesi gereken yerlerden uzaklaşıp yolumuzu kaybettik bir süre sonra. Ve bilmediğimiz bir yerde bulduk kendimizi. Az önce ziyaret ettiğimiz yerden uzaklaşmış ve dağlık bir bölgede kalmıştık. Şimdi hedefimizde Zelve Vadisi vardı.
Yolumuzu kaybetmiş ama doğru bir istikamette olduğumuzu da farketmiştim. Çünkü Zelve’ye giden karayolunu görebiliyordum ve aynı rotayı takip ediyorduk dağın başında. “Su yolunu bulur” atasözüne inanarak Emir’i -haşmetlünün bütün çabalarına rağmen- araziden yürümeye ikna ettim. O da bana küfür etti bir süre sonra.
Neden etti, haklı mıydı? Sanırım haklıydı. Çünkü Emir’i arazinin zor şartlarında yürümeye mecbur bırakmıştım. Ve yol öyle bir yerde kilitlendi ki Emir sövdükçe “haklısın abi!” diyordum. İşte fotoğrafta geçmek zorunda olduğumuz yeri görebiliyorsunuz. Yaklaşık iki karış genişliğindeki dik gecidi aşmamız gerekiyordu kurtulmak için. Binbir zorlukla onu da başarmış olduk.
Benim için daha zor oldu burayı aşmak. Zira geçitten kurtulup üstünü başını temizleyen, çantasındaki hasarları onarmaya çalışan Emir’in bakışlarında beni öldürüp cesedimi yok etme planlarını görebiliyordum. Bu açıdan oldukça zorlu bir geçişti benim için. Bir yanda tepeden yuvarlanarak ölme korkusu, diğer tarafta tepeden kurtulsam da Emir’in ellerinde ölme korkusu birbirine karışıyordu. Güç bela atlattık bu zorlukları ve kurumuş bir çay yatağından yürüye yürüye ulaştık Zelve’ye.
Zelve, Hıristiyanlık tarihi açısından son derece önemli bir bölge. Çünkü rahiplere ilk dini seminerler burada verilmiş. Dolayısıyla Hıristiyanlığın dini merkezlerinden birisiymiş vaktinde. Peribacalarından manastır yapmış adamlar. Sonra Müslümanların gelmesiyle birlikte buraya bir de cami eklenmiş. Diğerlerinden farklı olarak taşlar daha pembeye yakın Zelve’de. Doğallığı bugüne kadar korunmuş ender yerlerden birisi. Tabiat şartları gereği çöken yerlere dokunmamışlar, tekrar toparlayarak ağzını yüzünü yamultmamışlar eserlerin (ilerleyen zamanlarda buna mecbur kalınabilir, bilemem).
Yıkılma tehlikesi olan yerlere levha koymuşlar sadece “Yıkılma tehlikesi vardır, girmeyin!” diye. Ondan sonrası size kalmış, yiyorsa girin! Biz girdik gerçi. Yaklaşık beş katlı bir apartman büyüklüğünde olan ve ciddi bir şekilde tehlikeli olduğu ifade edilen yerlere tırmandık. Çökse ne olurdu peki? Bok sineği gibi ezilirdik. Değer miydi? Ne bileyim ben, değmiş ki girmişiz! Gördüğüm her yere tırmandım ben bugüne kadar, tutup Zelve’de tırmanmayım mı şimdi?
Zelve aslında bir manastır bölgesi. Kayaları oyarak kendilerine ibadethane yapmış o zamanın sakinleri. Bir sürü tünel mevcut, bilmeden girdiğinizde kaybolabiliyorsunuz. Ya da bir uçurumun kenarına çıkabiliyorsunuz. Sonradan öğrendiğim kadarıyla Zelve’de 1953’e kadar hayat devam etmiş. Vadinin bir tarafında Müslümanlar, diğer tarafında Hıristiyanlar yaşamış yıllarca. Onlar nüfus mübadelesi ile terk etmişler Zelve’yi, biz de akreple yelkovanın kavgasının kurbanı olduk. Zamanımız dolmak üzereydi artık…
Yaptığımız plana göre akşam olmadan peribacalarını tamamlayacak ve Konya’ya doğru yola çıkmış olacaktık. O yüzden Zelve’yi kısa sürede gezdik (şimdi düşünüyorum da daha çok kalsaymışız keşke) ve minibüsle Göreme’yi görmeye niyetlenerek atladık saat başı kalkan minibüslerden birisine.
Göreme’nin merkezinde indikten sonra pat diye peribacalarına ulaşacağımızı düşünüyorduk ama Göreme Açık Hava Müzesi 1 kilometre uzağımızdaydı. Yine tabana kuvvet, adımladık yolları.
Buradaki hikaye de diğerleriyle yaklaşık olarak aynı. Burası da bir Hıristiyanlık merkezi. Çok çok eskiden Hıristiyanlığın, Anadolu’daki merkezi Kayseri ve Nevşehir civarlarıymış. Rivayete göre Hıristiyanlar, doğudan batıya doğru hızla yayılan İslam ordularıyla başedemeyeceklerini düşünerek Ürgüp, Göreme civarlarına sığınmışlar. Saint Basile tarafından Göreme, bir çeşit dini okul haline getirilmiş. III. ve IV. yüzyıldan kalma bir bölge burası.
Göreme, Zelve’nin aksine orijinalliğini yitirmiş bir bölge. Çünkü ciddi bir restorasyondan geçmiş ve doğallığını kaybetmiş. Ancak kiliselerin ve şapellerin içindeki freskler o günlerden kalmış. Bunları Kızlar ve Erkekler Manastırı, Aziz Basil Kilisesi, Elmalı Kilise, Aziz Barbara Kilisesi, Yılanlı Kilise, Karanlık Kilise, Çarıklı Kilise ve Tokalı Kilise’de görebilirsiniz.
Peri bacalarını en mantıklı şekilde gezmek istiyorsanız, yürüyerek gezin. Sakın ola ki sevdiceğinizin şirinliklerine kanıp o televizyonlarda falan gördüğünüz balonlarla romantizm yaşamaya kalkmayın. Çünkü kelle başı 220 TL istiyorlar Kapadokya turu için. Havadan para kazanıyorlar anlayacağınız.
Güzel bir yer burası. Gittiğiniz zaman kiliselerdeki mezarları ve o mezar sahiplerinin kemiklerini görürsünüz. Vakti zamanında buraların ne kadar kutsal olduğunu anlamanıza da yardım eder bunlar. Aslında daha önce görmediğiniz bir yere giderken küçük çaplı bir araştırma yapmanızda fayda var. Biz kendimize güvenerek gittik ve görülmesi gerekenlerin belki de yüzde yirmibeşini göremedik. Açık hava müzesinde de vaktimiz dolunca yine yürüye yürüye Göreme merkeze indik.
Göreme küçük bir kasaba. Turistlerin yoğunluğundan dolayı herkes turistlere hizmet ederek para kazanıyor haliyle. Dükkanların çoğunda Kapalı Çarşı esnafının sattığı ürünler pazarlanıyor. Yörenin kendine has ürünleri yok denecek kadar az. Düşünün ki peribacası görmeye gelen adamlara İznik’in çinisini, Hereke’nin kilimini falan satıyorlar. Göreme’yi anımsatacak bir şeyler göremedim desem yeridir yani…
Göremelilerin gözünde Göremeli olmayan herkes yabancı turist. Bizi de çok defa böyle karşıladılar zaten. Kahvenin birine girdiğimizde “Can i help you” diye koşturan çaycıya “iki çay versene” diyerek bu yanlış gidişe dur dedik kendimizce. Suratının girdiği şekilden dolayı attığımız kahkahalar karnımıza ağrılar sokmuşken , “Gavur gibi giyiniyorsunuz, sonra da gülüyorsunuz!” diyerek aynı adamdan ayar yedik…
Göreme’ye giderseniz peribacalarından önce mahalle aralarında bir tur atın. Asıl güzellikleri oradaki evlerde görebilirsiniz. O mahallelerde ömür boyu yaşayabilir insan. Daracık sokaklarda kendinizi Floransa’da hissedebilirsiniz.
Göreme’de artık güneş devrilmeye başlamıştı. Rotada değişiklik yapmak gerekiyordu, çünkü Konya’ya bir türlü tren bulamamıştık. TCDD ilk kazığını burada attı bize. Treni günde iki sefer koymuşlar ve biz ikisini de kaçırmışız. Bize yaptıkları teklife göre önce Adana’ya gidecek, ardından Konya’ya dönecektik ki, bu bizim 24 saatimizin yolda geçmesi anlamına geliyordu. Hayallerimiz yıkılmıştı. Otobüs de bulamayınca Konya’dan vazgeçmek zorunda kaldık ve Kayseri’ye geri döndük. Planımıza göre doğuya, güneye, batıya gidip yani bir çember çizip son gün İstanbul’da olacaktık. Yol durumu bizim yol haritasına uymayınca istikameti değiştirdik; Ankara’ya geri döndük Kayseri’den. İşi aceleye getirince bahsi geçen bölgelerin hakkını veremedik haliyle. Gecenin bir yarısı tekrar Kayseri’deydik ve treni bekliyorduk bizi Ankara’ya götürsün diye…
Foto Galeri için aşağı ininiz.
Zelve-Paşabağları arası.
Zelve Vadisi
Zelve Vadisi’ndeki cami
Göreme’de mahalle
Göreme
Bizden önce delirenlerin kuyusu.
Aha bitti Avanos!
Dosta Güven, Düşmana Korku Veren Türk Silahlı Kuvvetleri…
Paşabağları
Zelve Vadisi
Göreme
Göreme Açık Hava Müzesi’nde adını unuttuğum bir kilise.
Göreme’deki Peribacalarının içi. Teyze’nin biri “Bişi yok burda!” diye girmemişti.
Göreme’deki kiliselerin içi
Emir’in yol boyunca attığı tek zar çeşidi buydu.
İstanbul’da yendim ama
Gittim Gezdim Geldim
Gittim Gezdim Geldim / Ankara
Gittim Gezdim Geldim / Kayseri-1
Gittim Gezdim Geldim / Kayseri-2
Gittim Gezdim Geldim / Kayseri-3






Yusuf Özgür SOFU October 8th, 2009 tarihinde demis ki;
Sevgili Altay Esiroğlu İstanbul’a geldiğinizde bir imza kampayası düzenlesenizde sizi bir görsek çok iyi olur. Bu arada yeni kitabınız ne zaman çıkacak.