Vuruş dizileri


Geçen haftalarda “Fatmagül’ün Suçu Ne?” adlı dizi izlenme rekoru kırmış. İlk önce ayarı verdiler tecavüz sahnesiyle, ondan sonra dizi tavan yaptı. Sıradışı vukuat olunca tutuyor diziler. Kimi haber, video siteleri de bu durumdan nemalanmaya çalışıp “tecavüz sahnesi için tıkla” gibisinden reklama girmeleri de ne garip. Eminim binlerce abazamız da ağzı sulana sulana tıklıyordur.

Benim gibi 80’lerin sonunda 90’ların başında çocuk olanlar bilir: “Bizimkiler”, “Süper Baba”, “Mahallenin Muhtarları” gibi aile dizileri vardı. Mahallemiz gibiydi. Bizim günlük hayatımızı yansıtıyordu. Ortak yönümüz çoktu o dizilerle. İnsanlar oynuyordu o dizilerde. Şimdikiler hayvansı. Hayvanlık propagandası yapıyor resmen. Kiminde dul bir kadınla bir gece yatmak için binlerce dolar para veren zengin züppe, kiminde iki kızkardeşi sırayla götüren zibidi, kiminde yaşlı kocasını boynuzlayan genç kadın, aynı evde yaşayan kimin eli kimin şeyinde belli olmayan tipler… Ne ararsan var. Sanat toplum için değil sanat vuruş için.

Devam

Sezar’ın hakkı Sezar’a

caesar
Gaius Julius Caesar (M.Ö 100 – 44) yani Jül Sezar, Roma İmparatorluğu’na en şaşaalı dönemini yaşatan büyük asker. Tarihi Değiştiren Askerler adlı kitabı okurken Sezar hakkında ilginç bilgilere rastladım ve Kuyu okurlarıyla paylaşmak istedim:

Kariyeri ile parlayan ismi (Caesar) kendisinden sonra gelen Roma imparatorlarına unvan olarak verilmiş ve hatta ondan asırlar sonraki liderlerin kullandığı sıfatlar, (Fatih Sultan Mehmet’in Kayzer-i Rum, Almanların kullandığı kayzer (keiser), Rusların çar (czar) gibi) Sezar’dan türemiştir.

Bugün kullandığımız 365 günlük devrik yıla dayalı takvim Sezar iktidarının eseridir. Yedi ayın otuz bir gün çekmesine Sezar karar vermiş, Senato da kendisini onurlandırmak için aylardan birine (Julius – Temmuz) onun adını vermişti.

(Muhtemelen Sezar temmuz ayında doğduğu için bu aya ismi verildi.)

Bir iddiaya göre Sezar doğarken annesi ölmüş, o da annesinin karnının kesilmesi ile çıkartılmıştır. Bu yüzden kendisine ‘kesilip çıkarılan’ ‘Caesar’ adı verilmiştir. Diğer bir deyişle günümüzdeki sezaryen işleminin de isim babasıdır.

Kitap, tarihe damgasını vurmuş askerlerin özet hayatlarıyla sizi tarih yolculuğuna çıkarıyor. Yolculuk; milattan önce Savaş Sanatı’nın yazarı, taktik ustası Sun Tzu ile başlayıp, Hitler’i yenen Kızıl Ordu kumandanı Mareşal Zhukov ile sona eriyor. Aralarda kimler yok ki? Attila, Alparslan, Cengiz Han, Kanuni, Napolyon, Stalin… Kitap zevkle okunsa da bende yaptığı bir yan etki var: Kaypak siyaset dünyasına, seçim sandıklarına, ikiyüzlü diplomasiye bir kez daha küfrü basıyorum. Eskinin savaş meydanlarında özgür bir insan olarak can vermeyi, bugünün ikiyüzlü modern dünyasında köle gibi yaşamaya tercih ederdim. Bir de diyorum ki: “Bugün sepete konacak çok kelle var hacı!”

Tabii ki Hayır!

12_eylul_1980
Uzun zamandan beri yapılmakta olan Evet-Hayır tartışması insanı kusmaya zorlayacak türden. Anayasa maddeleri tartışılsın elbette. Çok eksiği, gediği, yanlışı vardır; zamanla iyileştirilebilir (her kafadan bir ses çıkarken ve herkes kendine yontarken pek sanmıyorum gerçi). Ama tartışılmayacak bir şey var o da “Evet mi, Hayır mı?” sorusu. Her ne kadar “Evet” diyecek pek bir şey olmasa da insan gibi yaşamak isteyenlerin “Hayır” diyeceği çok şey var. Ancak bu referandumun her seçimde olduğu gibi siyasi parti kavgasına indirgenmesi de akıllara zarar. Bir insanın siyasi görüşü ne olursa olsun “Hayır” diyecek çok şeyi var bu ülkede. Nelere mi Hayır?

Bir sabah ansızın caddelerde yürüyen tanklara, yıldırım baskı yapan gazetelere hayır. Evvel zaman içinde; Guantanamo’yu aratmayacak işkencelere, pisi pisine öldürülen gençlere, idamlara hayır. Zulme, zorbalığa, Firavunluğa hayır. İçi boş ilericilik söylemlerine, dindarlara gerici denmesine hayır. Din, dil, ırk farkı gözetilmesine hayır. İnsanların inandıkları, düşündükleri, yazdıkları yüzünden cop, dipçik, dayak yemesine hayır. Bütün bu yapılanları görmezden gelip, sırf mevcut iktidarın karşısında olmak için “Hayır” diyen tiplere de hayır.

Sinkaf Telekom

Bundan tam bir yıl önce taşındım ve taşınırken Türk Telekom Kadıköy Müdürlüğü’ne giderek dilekçe verip, tüm borçlarını ödeyerek sabit telefon hattımı iptal ettirdim. O telefon numarasının artık benimle ilgisi olmayacaktı.

Ancak iki hafta önce Çakır Hukuk Bürosu’ndan cep telefonuma gelen mesajda “Türk Telekom’a borcum olduğu, ödemezsem haciz yoluna gidileceği” söyleniyordu. Aradım, durumu sordum; bir senedir biriken borçlarımın XXX TL olduğu söylendi. Oysa o hattın iptal edilmiş olması gerekiyordu. “Neden iptal edilmemiş?” diye sordum, “geçen ay (Haziran) borcundan dolayı kapanmış” yanıtını aldım.

Yani Türk Telekom, iptal edilmesi için dilekçe verdiğim bu hattı iptal etmemiş. Cep telefonumu bilmelerine rağmen (bilmeseler icra bildirimi gönderemezler) bugüne kadar hiç ses de çıkarmamışlar.

Sadece beklemişler. Telefonun sabit kullanım bedeli olan 18 TL sürekli birikmiş, biriktikçe üzerine faiz binmiş, bunlar da “tahsil edilebilir yeterliliğe” geldiğine kanaat getirdikten sonra bana icra kağıdı göndermişler.

Devam

Yazın yaylaya kaçılır


Aydın’da bunaltıcı bir yaz mevsimi daha. Hele benim gibi sıcakta aşırı terleyenler için tam bir işkencedir yazları Aydın’da durmak. İyi ki Adana, Mersin ya da Antalya’da falan yaşamıyorum. Oralar, yazları çok daha beter. Eşimle serinleyip kafa dağıtırız dedik ve çok küçükken ailemle gittiğim, hayal meyal hatırladığım Gölcük Yaylasına gitmeye karar verdik. Gölcük, İzmir’in şirin ilçesi Ödemiş’e 28 km uzaklıkta, volkanik göle sahip bir yayla köyü. Rakımı 1050 metre civarında. Yeşilliklerin içinden, dağı tırmanarak, keskin virajları dönerek ulaşıyorsunuz Gölcük’e. Uzunca tırmanışın ardından yeşilin arasındaki krater gölünü görünce insanın bütün yorgunluğu diniyor.
Devam